AMY&PINK

AND THEIR DANCING AND THEIR LAUGHING.

 
RSS Feed

Have we lost freedom?

İlim ve Edebiyat Eserleri, Güzel Sanat Eserleri, Musiki Eserler, Bilgisayar Programı ve Veritabanları isteğe bağlı olarak kayıt ve tescil yaptırılabilir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na tescil, başvuru sahibinin beyanına dayanılarak yapılmakta olduğundan, kayıt esnasında yanlış ve aldatıcı beyanlar ile kendisine ait olmayan mali ve manevi haklara ilişkin yanlış beyanda bulunanlar, 5846 sayılı Yasadaki hukuki ve cezai müeyyidelere tabi tutulacaklardır.

Resmi Harç, seçilen ülke sayısına, ve ülkeye göre farklılık arz eder. Belirlenen resmi harç WIPO nun hesabına yatırılmadan, başvuru işlemi başlatılamaz.

  • Türk patent Enstitüsü başvuru harcının da baştan yatırılması gereklidir.
  • Seçilen ülkelerden herhangi birisinde tescile itiraz olursa ve o ülkenin vekiliyle çalışma zorunluluğu doğarsa, bununla ilgili ayrı masraflar gerçekleşecek ve bunlar müşteri adı ve adresine yurt dışından fatura edilecektir.
  • 1980’li yıllardan itibaren ülkemizde uygulanmaya başlanan dışa açık liberal ekonomi politikaları ile ulusal işletmelerimiz, uluslararası pazarlarda tutunabilmek ve bu pazarlardan pay alabilmek için global çaptaki rekabet koşullarına uygun yeni pazarlama konumlandırmaları yapmak zorunda kalmışlardır. Firmaların dünya pazarlarındaki yerlerini sağlamlaştırabilmek için sadece yurt içindeki rakipleriyle değil, yurt dışındaki rakipleriyle de rekabet etmeleri gerekmektedir.

    İhracata yönelik Türk Sanayisi’nin temelini, önemli dünya markaları için üretilen fason mallar ile yine tanınmış markalara ait ürünler için “üretim üssü” görevi yapmak oluşturmaktadır. Fason üretimin en büyük riski her zaman için “daha kaliteli ve düşük maliyetlerle üretim yapabilecek başka bir ülkenin” bulunabilmesidir. Türkiye artık fason üretim yapmaktan çok kendi markalarıyla dünyaya açılabilecek kapasiteye ulaşmış durumdadır. Bu aşamada firmalarımızın “küresel pazarlama” stratejilerine yönelmesi zorunludur. 2005 yılı DTM verilerine göre 73 milyon doları aşkın ihracatı olan Türkiye’nin, ürünlerini dünya markası yapabilmesi için gerekli adımları artık hızla atması gerekmektedir. Bu noktada ulusal işletmelerimizin öncelikle iç pazarda ve ardından da uluslararası pazarlarda “kalite ve saygınlık” imajlarını oluşturmaları gerekmektedir. Firmalarımızın yurtdışındaki konumlarını güçlendirebilmeleri ve global çapta başarılı olabilmeleri için tek çareleri “dünya markaları” yaratmalarıdır. Günümüzde uluslararası çapta benzer faydayı sağlayan ürün sayısının oldukça fazla olduğu göz önüne alınırsa, bu ortamda “markaların yarışması” ve “marka ile farklılaşma” çok önemli konular haline gelmiştir. Tüketicilerin ilgisini toplamak için “farklılaştırma” ve “konumlandırma” kavramlarının ön plana çıkması, “marka yaratmanın” önemini daha fazla artırmaktadır. Dünya ticaretinden pay alabilmek ve küresel rekabette başarılı olunabilmesi için sadece “marka yaratmak” yeterli olmayıp, söz konusu markanın “uluslararası korunmasını” da sağlamak gerekmektedir.

    Markanızı taşıyan ürünlerin yurt dışına ihraç edileceği ve kullanılacağı ülkelerde tescilli olması ileride ortaya çıkabilecek hak ihlallerine ve hak kayıplarına karşı gerek firmanızı gerekse de yaratmış olduğunuz markanızı koruyabilmenin tek koşuludur. Markaların uluslararası korunması “ülkesellik ilkesi” gereğince, sadece tescil edilmiş olduğu ülke veya ülkelerde sağlanabilmektedir. Uluslararası marka tescili işlemleri son derece karışık ve ülkeden ülkeye farklılıklar içeren prosedürlerden ve süreçlerden oluşmaktadır. Söz konusu uzun süreç, ilgili ülke veya ülkelere başvuru aşaması ile başlamakta olup, tescil ve tescil yenilemesi ile markanın ömrü boyunca devam edecek uzun bir yolculuğu içermektedir. Uluslararası marka tescil yolculuğunun başlangıcında, karşınızda birkaç seçenek bulunmaktadır. Uluslararası marka korunması tek tek ülke bazında başvurular ile yapılabileceği gibi birden çok ülkenin taraf olduğu anlaşmalar dâhilindeki birçok ülke için de yapılabilmektedir. “Toplu tescil sistemleri” olarak da adlandırabileceğimiz bu uygulamalar, gerek maliyet gerekse de süreçler bakımından, ülke bazındaki tescil müracaatlarına göre daha fazla tercih edilmektedir. Markaların uluslararası toplu tescil sistemlerine kısaca değinecek olursak, güncel olan iki temel sistem; Markaların Uluslararası Tescili ile ilgili Madrid Anlaşmasına ilişkin Madrid Protokolü kapsamında “WIPO-Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı”na yapılan başvurular ile “Avrupa Topluluk Harmonizasyon Ofisi” (OHIM) kapsamında yapılan AB Topluluk Markası başvurularıdır. Madrid Protokolü kapsamındaki başvurular Türkiye’de 01.01.1999 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. Söz konusu protokol kapsamındaki 66 ülkede (ABD ve Avrupa ülkeleri de dâhil olmak üzere) tescil başvurusu yapabilmek için ön koşul olarak, markanızın Türkiye’de veya anlaşmaya taraf olan ülkelerden herhangi birinde “menşei ülke” olarak en azından “tescil müracaatının” yapılmış olması gerekmektedir. OHIM kapsamındaki başvurular ise sadece 25 AB üye ülkesi için geçerli olmaktadır. Uygulamada gerek maliyet, gerekse de süreçler açısından her iki sisteminde avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Madrid protokolü’ne göre WIPO nezdinde yapılan başvurular, WIPO’nun tescil kararının ardından, olası itiraz veya ret kararlarının alınabilmesi için tescil talep edilen ülkelere bildirilmekte ve 18 aylık yayın süreci başlamaktadır. İlgili ülkeler de bu süre içerisinde ret veya kabule ilişkin kararlarını WIPO’ya bildirmektedir. WIPO’da söz konusu kararları marka sahibine veya yasal vekiline bildirmekte, talep edilmesi durumunda olumsuz kararlara vekil aracılığıyla itiraz edilebilmektedir. WIPO nezdinde yapılan başvurularda, her ülkenin tescille ilgili vereceği nihai karar sadece o ülke için bağlayıcı niteliktedir. OHIM kapsamında yapılan Avrupa Topluluk markası başvurularında ise herhangi bir menşei ülke için tescil müracaatı yapılmış olması ön koşulu aranmamaktadır. Buna rağmen, tescilin yayını aşamasında herhangi bir Avrupa ülkesinden gelebilecek olumsuz bir karar, AB üyesi diğer tüm ülkeler için bağlayıcı nitelikte olmaktadır. Karara karşı marka sahibinin vekili aracılığıyla itiraz etmesi ve olası itirazla ilgili nihai kararın alınmasına kadar müracaat askıya alınmakta, süreç ve maliyetler gittikçe artmaktadır. Tüm bu bilgiler göz önüne alındığında, Madrid Protokolü kapsamında yapılacak müracaatların, maliyet ve süreç açısından, uluslararası marka tescili için biraz daha avantajlı olduğu söylenebilir.

    Uluslararası marka tescili sürecine ilişkin yukarıda özet olarak bahsedilen temel bilgi ve sistemlerden de anlaşılacağı üzere, işlemler oldukça detaylı olan uzun bir süreçte gerçekleşmektedir. Söz konusu süreçteki prosedürleri iyi bilmek ve marka tescilini optimum koşullarda sağlamak için, uluslararası marka müracaatı gerçekleştirecek kişi ve kuruluşların kesinlikle yasal bir “vekil firma” tayin ederek, konuyla ilgili çalışmalarını bu firma aracılığıyla sürdürmesi gerekmektedir. Uluslararası marka koruması işlemlerinin sağlıklı olarak yürütülebilmesi, ancak ilgili prosedürler konusunda uzmanlaşmış kişilerin, yani “marka vekillerinin” aracılığıyla gerçekleştirilebilir.

    Dünya markası olmak, ihracat yapmanın çok daha ötesinde bir olgudur ve uzun soluklu, zorlu bir süreçtir. Türk markalarının, “kalite olgusu ve ürün farklılaşmasıyla” yurtdışı pazarlara açılıp “uluslararası marka” olmaları mümkün görünmektedir. Ancak esas olan nokta “kalıcı markalar” oluşturmak, yaratılan bu markaların da yasal olarak “uluslararası korunmasını” sağlayabilmektedir. Bu aşama, hem firmalarımız hem de ülkemiz açısından sürdürülebilir kalkınmayı sağlayacaktır.

    Yazan: A.İlker ÖZER (Yurtdışı Marka Uzmanı)