2009′UN EN DEĞERLİ 100 MARKASI
Ekim 1, 2009
En Değerli 100 Marka Uluslararası marka danışmanlığı şirketi Interbrand, 2009 yılının en değerli 100 markasını sıraladı. Geçmiş yılların şampiyon markaları yine bu yıl da ilk 100′e girmeyi başardı.
2. IBM
3. Microsoft
4. GE
5. Nokia
6. McDonald’s
7. Google
8. Toyota
9. Intel
10. Disney
11. Hewlett-Packard
12. Mercedes-Benz
13. Gillette
14. Cisco
15. BMW
16. Louis Vuitton
17. Marlboro
18. Honda
19. Samsung
20. Apple
21. H&M
22. American Express
23. Pepsi
24. Oracle
25. Nescafe
26. Nike
27. sap
28. Ikea
29. Sony
30. Budweiser
31. UPS
32. HSBC
33. Canon
34. Kellogg’s
35. Dell
36. Citi
37. JP Morgan
38. Goldman Sachs
39. Nintendo
40. Thomson Reuters
41. Gucci
42. Philips
43. Amazon.com
44. L’Oreal
45. Accenture
46. eBay
47. Siemens
48. Heinz
49. Ford
50. Zara
51. Wrigley
52. Colgate
53. AXA
54. MTV
55. Volkswagen
56. Xerox
57. morgan stanley
58. Nestle
59. Chanel
60. Danone
61. KFC
62. adidas
63. BlackBerry
64. Yahoo!
65. Audi
66. Caterpillar
67. Avon
68. Rolex
69. Hyundai
70. Hermes
71. Kleenex
72. UBS
73. Harley-Davidson
74. Porsche
75. Panasonic
76. Tiffany & Co
77. Cartier
78. Gap
79. Pizza Hut
80. Johnson & Johnson
81. Allianz
82. Moet & Chandon
83. BP
84. Smirnoff
85. Duracell
86. Nivea
87. Prada
88. Ferrari
89. Armani
90. Starbucks
91. Lancome
92. Shell
93. Burger King
94. Visa
95. Adobe
96. Lexus
97. Puma
98. Burberry
99. Polo Ralph Lauren
100. Campbell’s
Tailwind Havayolları Ruhsat Aldı
Mayıs 18, 2009
Tailwind Havayolları, 12 Mayıs 2009 tarihinde uçuş ruhsatı almaya hak kazandı.
Ekonomik kriz tüm dünyayı etkilemeye devam ediyor. Şirketler birer birer küçülme yoluna gidiyor, ya da genişleme çalışmalarını bir başka bahara bırakıyor. Böyle bir dönemde Türkiye’de kurulan Tailwind Havayolları iyaptığı milyonlarca dolarlık yatırım ile hem yüzlerce kişiye iş imkânı yarattı. Türkiye’nin havacılık tecrübesine sahip yönetiminin önderliğinde yola çıkan Tailwind Havayolları, 12 Mayıs 2009 tarihinde uçuş ruhsatı almaya hak kazandı. Böylece uzun süredir yapılan altyapı çalışmalarının mükafatını alan Türkiye’nin yeni havayolu; İstanbul, Ankara, Antalya, İzmir, Bodrum gibi şehirlerimizden yurtdışı turistik charter seferleri düzenleyecek.
‘MARKA KORUMA’YI UNUTTULAR
Ocak 5, 2009
Yeni Yasal Düzenleme Yaplmazsa, 9 Bin Taklit Davası Düşecek. Bir Marka Mağazasının Önünde Taklit Ürün Satılsa Bile Bir Şey Yapamayacak.
Anayasa Mahkemesi’nin, bir kısım cezai hükümlerinin iptaline karar verdiği 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin yerine 6 aydır yeni bir düzenleme hazırlanmadığı için 5 Ocak 2009’dan sonra taklitçilere gün doğacak. Yeni yasal düzenleme yaplmazsa, 9 bin taklit davası düşecek. Bir marka mağazasının önünde taklit ürün satılsa bile bir şey yapamayacak.
TÜRKİYE’nin en büyük problemlerinden biri olan fikri mülkiyet haklarının korunması ve taklitle mücadelede, gerekli yasal düzenlemeler yapılmadığı için bir kaos dönemine giriliyor. Anayasa Mahkemesi’nin, bir kısım cezai hükümlerinin iptaline karar verdiği 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin yerine 6 aydır yeni bir düzenleme hazırlanmadığı için 5 Ocak 2009’dan sonra taklitçilere gün doğacak. Anayasa Mahkemesi’nin kararı 5 Temmuz 2008’de yayınlanmış ve hükümete yeni kunan yamak için 6 ay süre tanınmıştı. Şimdi yeni bir yasal düzenleme yaplmazsa, şu anda devam eden 9 bin taklit davası düşecek. Yeni düzenlemenin 5 Ocak’tan bir gün sonra çıkması bile hukuki açıdan işe yaramayacak.
Mahkumiyet ortadan kalkar
Tescilli Markalar Derneği’nin (TMd) avukatı Vehbi Kahveci, “Yeni bir kanunu düzenleme yapılmazsa bütün markalara ilişkin cezai davalar düşüyor. Eski mahkumiyetler ortadan kalkıyor. Ayrıca 5 ocaktan sonra taklit ürün araması yapılma şansı kalmıyor. O tarihten sonra işlenecek suçlar yaptırımsız kalacağından Bugünüe kadar yapılan bütün çabalar boşa gidecek. Türkiye bir taklit cenneti olacak” dedi.
Ancak mucizeyle çıkar
Yeni düzenleme yapılması için bir çok kere çalışma yapıldığını ama tasarının hep geri çekildiğini hatırlatan Vehbi Kahveci, ortada Meclis’te görüşülecek bir tasarı olmadığına dikkat çekti. Yılbaşı nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 30 Aralık-1 Ocak tarihlerinde tatil yapacak. 2 Ocak’ın ardından haftasonu geldiği için TBMM’nin ayın 5’inden önce toplanabilmesi olası görünmüyor. Vehbi Kahveci, Meclis’in ardından Cumhurbaşkanı’nın da yasayı onaylaması gerektiğini belirterek, “Bütün bunlar dikkate alındığında yasanın vaktinde çıkması mümkün görünmüyor. Ancak bir mucize ile çıkar. Türkiye, zamanında bu düzenlemeyi yapmadığı için yıllar öncesine geri dönmüş olacak” diye konuştu. Bir kaos ortamı oluşacağından endişelenen Kahveci, sadece yabancı markaların değil, Ar-Ge’ye, inovasyona yatırım yapan yerli markaların da bu durumdan olumsuz etkileneceğini, milyonlarca dolar ile marka ve mağaza yatırımı yapanların, taklitçiler karşısında haklarını koruyamaz hale geleceğini söyledi.
Kanun hükmünde kararname yetmez yasa çıkmalı
İSTANBUL Patent Marka ve Danışmanlık’tan avukat İbrahim Ekdial, şu değerlendirmeyi yaptı: “Yasa koyucu, yani TBMM hálá yasal boşluğu dolduracak bir hüküm ortaya koymuş değil. Suç müeyyidesiz kalacak, bu da Marka Hukuku açısından büyük sıkıntılar getirecek. Düzenlemenin bir an önce yapılması şart. Fikri ve sınai haklarda AB ile bütünleşme sürecinde tüm mevzuat 1995 yılında yenilendi. AB sürecinin dayatmış olduğu bu düzenlemeler ne yazık ki Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile gerçekleşti. Acele ve hızlı bir şekilde KHK biçiminde Bakanlar Kurulu onayıyla uygulama gerçekleştiğinden büyük sakatlıklar ve hatalar ortaya çıkıyor. 1995’ten bugüne kadar fikri mülkiyet hukukunu ilgilendiren marka, patent, tasarım ve diğer düzenlemelerin KHK ile yapılmasına rağmen hala kanunlaşmadığı da dikkate alındığında yasa koyucunun o yasayı, ilgili her kesimden görüş alarak ortaya çıkarması sağlıklı olur.”
Milyonlarca taklit ürün yakalanmıştı
Türkiye’de 2007’de 465 bin taklit ürün (ayakkabı, pantolon gibi) yakalandı.
2007 yılında bununla ilgili olarak 372 kişi tutuklandı.
2008’de ise yakalanan sahte ürün sayısı 678 bine çıktı.
282 kişi tutuklandı.
2007 yılında kitap, CD gibi fikri mülkiyet kapsamına giren 670 bin ürün yakalandı.
2008’de ise yakalanan fikri mülkiyet kapsamındaki ürün 1 milyon adedi geçti.
Suç sayısı 880’e, tutuklanan kişi sayısı ise bin 111’e çıktı.
AB de bizim için problem yaratacak
TÜRKİYE’de bugüne kadar milyonlarca taklit ürün toplatıldığını dile getiren TMd Başkanı Selçuk Güzenge, şöyle konuştu: “Taklit konusunda Uzakdoğu ülkelerinden sonra Türkiye adı en çok geçen ülke. Zaten bu konuda ciddi bir problemimiz, bozuk bir imajımız var. Yasalarımızı Avrupa Birliği’ne (AB) uyumlu hale getirmeye çalışıyoruz. AB, markaların, fikri mülkiyet haklarının korunmamasını kabul edebilir mi? Şubat ayında Gümrük Birliği toplantısı yapılacak. Orada da bu gündeme gelecektir.”
BUTİK AYAKKABI ÜRETTİ,PRENS CHARLES BİLE MÜŞTERİ OLDU
Aralık 16, 2008
|
Ahmet Polat’ın Torosların eteğindeki bir ilçe olan Ermenek’te başlayan hayat yolculuğu, onu bugün Türkiye’nin ve dünyanın ünlü isimlerine ayakkabı giydiren adam haline getirdi. Bugün ünlülerin gözdesi olan JAG Club markasının sahibi Polat’ın kişiye özel, el yapımı ayakkabılarını Prens Charles, Donald Trump, Süleyman Demirel, Tayyip Erdoğan gibi ünlü isimler tercih ediyor. Bugüne kadar sadece erkek ayakkabısı üreten JAG Club, 2010′da kadın tekstil ve “fantezi” diye tanımlanan model ayakkabıları üretmeye hazırlanıyor. Kriz yılında büyüyen şirket 15 olan mağaza sayısını franchise vererek arttıracak.
JAG Club’ın Yönetim Kurulu Başkanı olan Polat, ayakkabıcılığa aile geleneğinden aşina. Polat’ın dedesi, 1925′te o dönemde Konya’ya bağlı olan, sonra da Karaman’a bağlanan Ermenek’te kara lastik ayakkabılar üreten bir fabrika kurar. Ailenin üçüncü kuşağından Ahmet Polat ise fabrikanın yönetimini 1986′da alır. Polat, ABD’nin Princeton Üniversitesi’nde ekonomi okumuş ve aile şirketine yeni bir yön vermek istemektedir. Şirketin başına geçen bu Polat, pazarda bir farklılık yaratmak ister ve Türkiye’nin iş güvenliği olan ilk lastik çizmesini üretmeye başlar. Polat sonraları başka örneklerle de zenginleştireceği bu yenilikçi girişimin öyküsünü şöyle anlatıyor:
“Önce lastik işçi çizmelerini sanayiye entegre etme kararı aldım. Sanayi üretiminde güvenlik çok önemliydi. Ürettiğimiz çizmelerin üzerine 250 kilogram ağırlık düşse bile, parmaklar ezilmiyordu. Dedem kara lastik üretimiyle başlamıştı, ben Türkiye’nin iş güvenliği maksimum olan lastik çizmesini üretmek için kolları sıvamış başarılı da olmuştum.”
Ahmet Polat, ağabeyinin bir gün fabrikada çıkan yangını söndürmek için çabalarken, kazayla hayatını yitirmesinden çok etkilenir. “Ağabeyim hayatını bizim geleceğimiz için tehlikeye atarak kaybetti, bu beni daha da hırslandırdı” diyen Polat, bu acıyı unutmak için işi büyütme çalışmalarına hız verdiğini ve bunun sonrasında İstanbul İtfaiyesi için özel üretimler yaparak yıllık üretimlerini 250 bin çifte çıkarttıklarını anlatıyor. Polat bununla yetinmiyor ve yeni yatırımlarla, spor ayakkabısı üretmeye girişiyor, kısa süre içinde de spor ayakkabı markası Tycoon’u yaratıyor. Bir yandan da Adidas, Kinetix, Letoon gibi markalara da ayakkabı tabanı üretmeye başlıyor. Ancak 1996′da aile şirketinde yaşanan sorunlar, Polat’ı radikal bir karar almaya itiyor. Ve yeni hayatının ilk adımını nasıl attığını da şöyle aktarıyor: “İstediğim yönetim anlayışını oturtamayınca, tabiri caizse ceketimi alıp, sıfır sermayeyle İstanbul’a doğru yola çıktım. En güzel, en kaliteli, kişiye özel ayakkabıyı üretecektim. Jaguar’ın isim hakkını aldı
Tüm sermayesi bilgi birikimi ve deneyimi olan Polat, Amerika, İtalya, İngiltere’de pazar araştırması yapar ve Türkiye’de bu alandaki açığı fark eder. Arabada el yapımının, kişiye özel üretimin ve prestijin simgesi olan Jaguar’ın isim hakkını, 1998′de İngiltere’den alarak, ürettiği ayakkabılarını Jaguar etiketiyle satışa sunar. Polat 2000′de Ritz-Carlton otelinde ilk mağazasını açtıktan sonra, müşterilerine danışarak, JAG Club markasını var eder. Müşteri hedef kitlesini A ve A+ gibi çok üst düzey gelir grubu olarak belirler. Uluslararası fuarlar, yurtiçi ve yurtdışı mağazalar derken, üretiminin yüzde 80′ni, 35 ülkeye ihraç eder hale gelir.
Avrupa’ya yönelik ihracatının yüzde 15′lik bölümünü İtalya’ya yapan JAG Club, bugün Fransa, İngiltere, Hollanda, Romanya, Yugoslavya, Macaristan, Güney Afrika, Japonya, Hindistan, Rusya’ya ve Türk Cumhuriyetlerine de ihracat gerçekleştiriyor. Haftada 750 çift olmak üzere, yılda 40 bin çift ayakkabı üreten firma, 2007′de el yapımı ayakkabılarıyla ihracat yaptığı ülke sayısını 35′e çıkararak, üç milyon dolarlık ciro yaptı.
Trump’la büyük pazarlık
JAG Club markasının başarısının altında pek çok etken yer alıyor. Ayakkabıların tasarımı İtalya’da yapılıyor. Deri ve diğer malzemeler de dünyanın değişik bölgelerinden özenle seçilerek ithal ediliyor. Yüzde 100 el işçiliği sayesinde, JAG Club renk, model ve taban çeşitlemeleriyle müşteriye 960 bin farklı seçenek sunabiliyor, bu da fabrikasyon üretime karşı büyük bir avantaj anlamına geliyor. Bugüne kadar Süleyman Demirel, Recep Tayyip Erdoğan, Yaşar Büyükanıt, Tony Blair, Donald Trump, Hüsnü Mübarek gibi bir çok ünlü, siyasetçi ve işadamı için ayakkabı üreten Ahmet Polat “Prens Charles’ın, Camilla ile evlenirken giydiği düğün ayakkabısını bile yaptık. Sonrasında da sekreteriyle teşekkür mektubu yolladı” diyor.
Markanın daha çok kulaktan kulağa yayılarak duyulduğunu belirten Polat, ABD’nin dolar milyarderi Donald Trump’la olan alışverişini de şöyle anlatıyor: “Donald Trump yurtdışındaki bir sosyete dergisinde hakkımızda çıkan haberi okuyup bize ulaştı. Ismarladığı ayakkabılar için de kıran kırana pazarlık etti”.
Lüks tüketimin krizden etkilenmediğini belirten Polat, “Kriz bizi etkilemedi 2008 yılını 33 bin çift satışla kapatıyoruz” diyor. Bir yandan ayakkabı üretimine devam eden firma, müşterilerine daha bütün hizmet verebilmek için, 2001 yılında tekstil alanında da atağa kalkmış. Bu kategoride kaşmir triko, kaşkol, ipek ve kanvas pantolonlar gibi özel zevklere hitap eden ürünlere yer verdiklerini belirten Polat, lüks marka kategorisinde Yunanistan, Mısır ve İran’da pazar lideri olduklarını da belirtiyor. Türkiye genelinde 15 mağazaya sahip olduklarını belirten Polat, Türkiye ve yurtdışında satış temsilcilikleri de verdiklerini ve büyüme içinde olduklarını belirtiyor. Kaynak:www.referansgazetesi.com |
||
MISIR,EN İYİ TARİHİ MARKA SEÇİLDİ
Aralık 16, 2008
Tarihi yerleri gezen 2 bin 600 turistin yer aldığı araştırmaya göre Mısır, tarihi mekanları gezilecek ülkeler sıralamasında da ilk sıralarda yer alıyor. 2008 ülke Marka Endeksi’ne göre Mısır Sanat ve Kültür alanında da en iyi üç marka arasında bulunuyor. Dördüncü yılına giren CBI derecelendirmesinde turistlerin yönelimleri ve seyahat sebepleri araştırılıyor.
FutureBrand’ın eş CEO’su Mario Natarelli, Mısır’ın bu yıl da tarihi yerleri ziyaret eden turistler için ilk tercih edilen ülke olduğunu ortaya koyduğunu ifade ediyor. Natarelli, özellikle piramitlerin Mısır’ın bu derecelendirmede ilk sırada gelmesinin önemli bir rol oyladığının altını çiziyor. Piramitlerin yanı sıra ülkenin dört bir yanında firavunlar ve daha sonraki dönemlerden kalma milyonlarca eser ve yüzlerce tarihi mekan bulunuyor.
Araştırmaya bu yıl Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinden Mısır’ın yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri de dahil edildi.
Zengin tarihi geçmişi ve eşsiz sahilleriyle ünlü olan Mısır, pazarlama tekniklerini iyi kullanamamasının yanı sıra hizmet kalitesinde de iyi bir derece yakalayamamasından dolayı çektiği turist sayısında İtalya ve Fransa’nın yanı sıra Türkiye ve Yunanistan’ın da çok gerisinde bulunuyor.
Ancak uzmanlara göre Mısır’ın uluslar arası bir kalite yakalaması durumunda ucuz olmasını da kullanarak kısa sürede Türkiye başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerini geçebileceği ifade ediliyor.
Kaynak:www.haberturk.com
Hangi Marka Hangi Fırsattan Doğdu?
Kasım 30, 2008
Hiçbir başarı tesadüf değildir! Fırsatları görmesini bilenler için! Şafak Altun, İyi Fikir Her Zaman Kazandırır adlı kitabında “görenleri” anlatıyor.
Kuru Kahvede İnovasyon
Türk kahvesi, çiğ çekirdek olarak satılıyor ve evlerdeki kahve tavalarında kavrulduktan sonra, el değirmenlerinde çekilerek içilebiliyordu. Bu durum; Hasan Efendi’nin işlettiği baharat ve çiğ kahve satan dükkanın, oğlu Mehmet Efendi tarafından devralınmasına kadar sürdü. Ancak Mehmet Efendi, 1871 yılında, çiğ kahveyi kavurup dibeklerde öğüterek satmaya başlayınca Osmanlı ekonomisinin ilk farklılık yaratan işlerinden biri doğmuş oldu. Bu yenilik ve müşterilerine sağladığı kolaylık sayesinde adını duyurdu ve “Kurukahveci Mehmet Efendi” adıyla anılmaya başladı.
Çanakkale’de İlk Seramik
1950’lerin 2’inci yarısına kadar seramik kaplama malzemelerinin tamamı ithal ediliyordu. Seramik konusuyla ilgilenmeye başlayan İbrahim Bodur, Çanakkale’de seramik üretimi başlatmaya karar vermişti. 1957’de Çanakkale Seramik Fabrikaları’nın temeli atıldı ve ertesi yıl, deneme üretimine başlandı. Bodur’un el attığı seramik “bakir” bir alandı. 1935’lerde hazırlanan 5 yıllık planda kurulması amaçlanmış olmakla birlikte, kimsenin el atmadığı bir sektördü. Bodurların memleketi, seramiğin hammaddesinin en iyisine, ayrıca enerji için zengin linyit yataklarına sahipti. Peki, sizce Çanakkale Seramik’te işler bu kadar basit mi gerçekleşti? Topluluğun kurucusu İbrahim Bodur’un anlatımlarına göre, durum hiç de öyle olmamış: “Ben Çan’da fabrika kurmaya gittiğimde kimse inanmadı. Haklıydılar da; çünkü Çan, o zamanlar binin altında nüfusu olan ufacık bir yerdi. Suyu bile yoktu. Hammadde vardı, enerji için temel kaynak kömür de vardı; ama elektrik yoktu. O dönemde senelerce dizel elektrik ürettik.”
Simit Sarayı Cemal Kaya
Her ekonomik kriz ya da olağanüstü zamanlar, aynı zamanda yeni fikirlerin ortaya çıkışına zemin hazırlar. Geçmişi 500 yıl öncesine kadar dayanan Türk geleneksel lezzeti “simit”, sokaklardan “saray”lara, 2000’li yıllarda yaşadığımız krizler sonucu taşındı. Simit Cafe konsepti, ekonomik krizin en yoğun yaşandığı 2000’li yılların başlarında hayatımıza girdi. Özellikle kalabalık caddelerde, sıklıkla göze çarpan simit kafelerin ilki olan Simit Dünyası, Ankara Kızılay’da açıldı. Zincirin sahibi, Cemal Kaya, bir sabah Kızılay Meydanı’nda yürürken, işe giden insanların simitçilerin önünde kuyruk oluşturduklarını gördükten sonra, bir arkadaşıyla birlikte ilk simit kafeyi Kızılay’da açtı. Ancak “Simit Cafe” konseptini geliştiren ve bu iş için bir fabrika kuran ilk zincir “Simit Sarayı” oldu. “Dünyanın en güzel simidi ve Türkiye’nin en güzel çayı” sloganıyla yola çıkan Simit Sarayı, ODTÜ mezunu Haluk Okutur ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu Mehmet Tarakçı adlı iki girişimci tarafından kuruldu. Müşteriler, büyük ilgi gösterdi ve yeni ürünler noktasında yöneticileri yönlendirdi. Bir süre sonra peynirli, kaşarlı, sucuklu simitler geldi. Aslında şirket sahipleri, yeni bir ürün icat etmemişlerdi. Çünkü simit her yerde yenilebilen, kolayca ulaşılabilen bir gıda türüydü. Onlar yalnızca simit felsefesinin farkına varmışlardı. “Nasıl üretildiğini bilmek, sıcak simit yemek, yanında iyi bir çay içmek, temiz ve rahat bir ortamda sohbet ederek bunları yapabiliyor olmak” felsefesi, kısa sürede gençleri Simit Sarayı’na taşıdı. Elbette, 1 TL’ye simit ve çay ile karnını doyurmak ya da açlığını yatıştırmak, Türkiye gibi milli geliri düşük bir ülke vatandaşları için oldukça iyi bir girişim oldu.
Bankacı Kasap
Küçükarmutlu, İstanbul’da kaçak gecekonduları ve yıkımlar sırasında yaşanan meydan savaşlarıyla zihinlerde yer etmiştir. Semtin karşı tepesinde bulunan Etiler, zengin semt sakinleri, pahalı dükkanları, lüks konutlarıyla zengin bir yaşamı temsil eder. İşte böyle bir semtin göbeğinde, 5 yıldızlı otellere, ünlü restoranlara et satan, sosyetenin uğrak yeri adı “Dükkan” olan bir kasap var. Sahibi ODTÜ’den işletme diplomalı, finans sektörü tecrübesi olan Emre Mermer. 1997’de banka kredisiyle 250 büyükbaş hayvan satın aldı. Önce internette araştırdı. Sonra kitaplar, ansiklopediler karıştırdı. Derken hayvan yemi ithal eden bir (Purina) şirketin yetkilileriyle tanıştı. Onlara da fikir sordu. “Burada öğrenemezsin. Seni 15 gün İngiltere, 15 gün de Hollanda’ya gönderelim. Oradaki çiftlikleri incele. Dönüşte yemleri bizden alırsın” dediler. Çok şaşırdı; ama hemen kabul etti ve yola çıktı. Sıra ürünü pazarlamaya gelmişti. Emre Mermer İstanbul’daki 5 yıldızlı oteller ve lüks restoranlarla görüştü. Birer, ikişer derken 1998’den bu yana İstanbul, Ankara ve Antalya’nın 5 yıldızlı otelleri ve en iyi lokantalarına süt danası satmaya başladı. Artan müşteri talepleri üzerine Emre Mermer, perakende satışa da yönelip “Dükkan’’ı açtı. Müşterilerinin üst gelir gruplarına hitap eden bir ürünü, gecekondu mahallesinde satmasına çok şaşırdığını söylüyor. Ama aslında haklı bir gerekçesi var: “Kira maliyetlerini et fiyatına yansıtmak istemediğim için bu bölgeyi seçtim. Küçükarmutlu’dayız dediğimde kimse inanmıyordu. Hatta dudak büküyorlardı. Artık vitrininde poposuna renkli grapan kağıdı tıkıştırılmış kuzu, inek etlerinin sergilendiği kasapların devri kapandı. AB standartlarına uygun kasap dönemi geldi. Bu nedenle kasabın bulunduğu semt değil, standartları önemli.”
Kaşmir İçin Çin’e Gidilir mi?
Konuya ilişkin en canlı örneklerden biri de Ayşen Zamanpur’a aittir. Onun kendi markasını yaratma macerası, Türkiye’nin girişimcilik tarihi açısından birçok dersi de içinde barındırır. Başarısının sırrı, girişimciliğin asıl gücünde saklıdır. Saf kaşmir ve saf ipek ile bu iki elyafın birleşimi olan kaş ipekten oluşan koleksiyonlarıyla dar bir pazarda kendisine önemli bir yer edindi. Zamanpur, kaşmirin anavatanının Çin olduğunu öğrenmişti. Kaşmire olan büyük tutkusuyla, Çin’de bir yıl boyunca araştırmalar yaptı. Kaşmiri fabrikasından alıp, Türkiye’de satabilirdi. Ama o marka yaratmanın önemine inanıyordu ve 1992’de kendi markasını yaratma kararı aldı. Çin’in İç Moğolistan Bölgesi, Zamanpur’un aradığı özellikteki kaşmir yününü verebilen keçilerin bulunduğu coğrafyaydı. Geçmişte bu keçileri oradan alıp, benzer doğal şartlar taşıyan yerlerde üretmeyi deneyenler olmuştu. Ama asla aynı verimi alamamışlardı. O da bunun üzerine ‘Keçiler bana gelmiyorsa ben de onlara giderim” diyerek Moğolistan’da dünyanın en iyi kaşmir entegre tesislerinden olan bir tesisin kaşmir fabrikasına ortak oldu. Zamanpur’un bütün bu çabaları, bir marka oluşturma tutkusuyla birleşti ve işin içine bir diğer önemli ürün ipek de katıldı. İpeğin de ana vatanı Çin’di. Kaşmir ve ipeğin birleştirmenin iyi bir fikir olduğuna karar verdi ve ortaya “Silk Cashmere” markası çıktı.
İhtiyaçlar Sıkışır mı?
Her markanın amacı, tüketiciye bilmediği bir ürünü sunarak şaşırtmak ve talep yaratabilmektir. Boyner Holding, herkesin yaptığının tersini yaparak sıkıştırılmış bir ürün konsepti olan T-box ile tüketicileri şaşırttı. T-box projesinin temeli, 2003’de Boyner Holding bünyesinde finansmandan üretime, satıştan pazarlamaya kadar farklı alanlarda çalışan 20 kişilik bir ekibin Cem Boyner başkanlığında bir araya gelmesiyle atıldı. Bu toplantılarda ortaya çıkan sonuç, pazardan pay almak yerine “yeni bir pazar” yaratabilmek üzerine yoğunlaşmıştı. Boyner farklı bir şeyler yapmak istiyordu. T -box, herkesin bildiği temel ürünlerin sıkıştırılarak bu hayat tarzına uyarlanması işiydi.
Başlangıçta yalnızca tekstil alanındaki ürünlerle tüketicisinin karşısına çıkan T-box, bugün tekstil dışı alanlara uzanmış durumda. Çakmak, frizbi, şeker gibi sayısız yeni ürün var. Geleneksel satış kanallarının dışında tüketicinin yaşam alanlarına da giren T-box bugün, spor salonlarında, marketlerde, plajlarda, barlarda, otobüs terminallerinde karadakilere; “T-box on board” tekne satışları ile denizdekilere; otomatlarda havaalanlarındakilere ulaşıyor. T-box felsefesi bugün, tüketicisine temel ihtiyacını karşılayacağı bilinen tekstil ve tekstil dışı ürünleri, esprili bir dil ve para üstü ile paketleyerek pazarlamayı simgeliyor.
Kaynak: KobiFinans dergisi 19’uncu sayı
KOBİ’ler de Marka Yaratabilir
Kasım 30, 2008
Bir KOBİ sahibi veya yöneticisi ister istemez günü kurtarmak ve ayakta kalmak için mücadele verir. Bu ortamda bir marka oluşturmak için kaynak, kadro ve zaman bulmak tabii ki kolay değil. Marka oluşturmaya yalnızca büyük şirketlerin gücünün yeteceğini düşünüldüğü için, bu konuyu ilgi alanının dışında tutulmuş da olabilir. Ancak yeni dönemde kendi çaplarında markalaşmayı gündeme almak zorundalar. Çünkü markada ifadesini bulan bilinirlik ve güvenilirlik olmadan eleğin üstünde kalmak artık çok zor.
Şirketi veya ürünü marka haline getirme sürecinde;
Müşterilerinizi tanıyın: Büyük şirketlerin ancak masraflı sistem ve araştırmalarla müşterileri hakkında bilgi toplayabilir ama siz iş yaptığınız kişileri yakından tanıdığınız için bu tespitleri daha kolay yapabilirsiniz. Müşterilerin ne istediğini ve nelere önem verdiğini bildiğinizde, işinize daha kolay yön verebilirsiniz. Böylece rakiplerinizin bir adım önünde olabilir ve markanızı güçlendirebilirsiniz.
Fark yaratın: Rakiplerinize göre üstün yönlerinizi belirleyin ve bu yönlerinizi fark yaratacak şekilde geliştirin. Ürününüzü farklılaştırmanız marka olmanın ilk adımlarından biridir. Farklılaştırma, ürünün bölgesel koşullara uygun hale getirilmesi ile de sağlanabilir.
Farkınızı sürekli vurgulayın: Diğerlerine göre daha iyi ve farklı olduğunuz yönlerinizi, etkili slogan ve cümlelerle ifade edin. Kısa, anlaşılır ve etkili olması gereken bu cümleleri ürünlerinizin ambalajında, satış noktalarında, internette ve tüm yazışmalarınızda kullanın.
Pazardaki konumunuzu bilin: Şirketinizin, ulusal ve küresel pazarda, ürününüzün maliyet, fiyat, kalite ve yenilikçilik açısından ne durumda olduğunu inceleyin. Büyük şirketlerin ara malı ve parça alımındaki standartlarını dikkate alın. Bu inceleme ile edindiğiniz bilgi, markalaşma için bir yol haritası çizmenizi kolaylaştırabilir.
Uzun vadeli düşünün: Arada bir günlük sorunların dışına çıkarak şirketinizin pazardaki trendler ve segmentasyon eğilimleri gibi konularda araştırmalar yapın. Markanın oluşmasının yıllar alabileceğini bilerek, geleceğinizi planlamaya gayret edin.
Ayrıntılara önem verin: Sizinle iş yapanlar telefona cevap veren sekreterin sözleri veya ödemelerinizi zamanında yapıp yapmadığınız gibi ayrıntılara da bakarak şirketiniz hakkında bir kanaat oluşturmaya başlar. Markanın alt yapısını oluşturan bu izlenimlerin olumlu olması için, her tür işin en iyi şekilde yapılmasını sağlayın.
Siteniz mükemmel olsun: İnternette kuracağınız web sitenizi müdür yardımcısının bilgisayara meraklı oğluna değil, konunun uzmanına yaptırın. Sitede markanıza ruh veren tüm niteliklerinizi profesyonel yöntemlerle ön plana çıkarın.
Hedeflerinizi büyütün: Markalaşma sürecinde yol aldığınızda, iyi elemanlara şirketinize çekme, daha elverişli koşullarda kredi alma imkânına kavuşabilirsiniz. Satışlarınız ve kazancınız markanıza mütevazı ölçüde de olsa daha fazla yatırım yapabilirsiniz. Böylece kendi iş alanınızda ülkenin hatta Avrupa’nın en iyilerinden biri olabilirsiniz. Tüketiciler sizin adınızı bilmese de, bir “gizli şampiyon” olarak varlığınızı sürdürebilirsiniz.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, Referans Gazetesi Köşe Yazarı Faruk Türkoğlu’nun yazısından derlenmiştir.
Duyular Markaları Nasıl Algılar
Kasım 30, 2008
Görme, koku alma, tat alma, dokunma, duyma… Markalaşmada başarıya giden yol, bu 5 duyuya hitap etmekten geçiyor.
Görme: Bir marka haline gelirken ilk ve en kuvvetli şekilde hitap edilmesi gereken duyu organı: Göz! Herhangi bir reklam, logo gördüğünüzde ya da bir ürünün/markanın adını duyduğunuzda, gözünüzün önünde canlanıyorsa, işte o şirket görme duyusuna doğru şekilde hitap edebilmiş demektir. Örneğin “Coca-Cola” dendiğinde hemen herkesin aklına kırmızı-beyaz renkleri ve bir kola şişesi gelir. Coca-Cola görme duyusunu o kadar iyi kullanmıştır ki, 1950’lerde Noel Baba’yı reklamlarında kullanana kadar Noel Baba yeşil renkte giyinirdi. Oysa Coca-Cola’nın reklam kampanyasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen Noel Baba hâlâ kırmızı-beyaz renklerde giyiniyor.
Duyma: Özellikle elektronik eşyalarda duyma duyusunun önemi katlanarak artıyor. Yeni bir elektronik eşyanın açılış ya da kapanış sesi bir anda o ürünün hangi markaya ait olduğunu hatırlatabilir. Diğer yandan, Ronald E. Milman, yaptığı araştırmalar sonucunda mağazalarda, lokantalarda ve alışveriş merkezlerinde çalınan müziğin; servisi, harcama miktarını ve müşteri trafiğini önemli ölçüde etkilediğini ortaya koyuyor. Çünkü yavaş, yormayan bir müzik çalındığında alışveriş artarken, müziğin temposu yükseldikçe, azalıyor. Böylece dünya çapında markaların satış mağazalarında neden hiç çok hızlı ve yüksek sesli müzik çalındığı açıklanmış oluyor.
Tat alma: Müşteriniz, ürettiğiniz gıda ürününün yalnızca tadına bakarak sizin markanıza ait olduğunu bilebiliyor mu? Markalaşırken tat alma duyusunu kullanmanın getirdiği artı değer işte bunu sağlıyor. Yine Coca-Cola örneği üzerinden gidersek; bir Coca-Cola içicisine başka bir kolayı onun haberi olmadan verirseniz, hemen anlayacaktır. Ürünlerinizin gözü kapalı bilinir hale gelmesi için tat alma duyusunu kullanmanız.
Koku alma: Koku alma duyusu, etkisinden kaçılabilecek en son duyudur. Her yerde mutlaka bir koku vardır ve onu duyarız. Örneğin bir markete girdiğinizde kozmetik standının ne tarafta olduğunu bulabilirsiniz. Kozmetik firmaları için önemli olan nokta ise o stantta kokunun diğerleri arasından sıyrılıp, markasını ayrıştırmayı başarmasıdır. Bunun için de tüketicilerin ürününüzle özdeşleştirdiği bir aromanın olması gerekiyor. Kokusu alındığı anda ismi hatırlanan bir ürün, koku alma duyusunu markası için doğru şekilde kullanabilmiş demektir.
Dokunma: 2 farklı firmanın benzer ürünleri yan yanayken, gözleri kapalı biri ürünleri nasıl ayırt edebilir? Benzer özelliklere sahip ürünlerde fark yaratabilmek için firmalar, kullandıkları malzeme, ürünün ağırlığı ve yüzeyinin özellikleri üzerinde titizlikle çalışıyor. Bunun için markanızın kendine has bir “dokusunun” olması şart. Böylece benzer özelliklere sahip, hatta isim benzerliği olan başka bir ürünle sizinki asla birbirine karıştırılmıyor.
Kaynak: KobiFinans dergisi 14’üncü sayı
Duyular Markalar ile İlişkimizi Nasıl Etkiler?
Kasım 30, 2008
Aşağıdaki alıştırmayı yapın. Markanızın duyu modelini, yani bir duyu grafiği çizin ve onun görsel ve işitsel bakımdan nasıl bir etki yarattığını tarif edin. Kuşkusuz bu doğası gereği bir hayli öznel bir değerlendirme olacak gibi görünse de, aşağıdaki ölçütleri kullanarak yaklaşmanızı öneririz:
* Görüntü ne kadar net?
* Görüntü ne kadar göze çarpıcı?
* Tüketiciler markanızın görüntüsünü istikrarlı bir şekilde algılayabiliyorlar mı?
* Görüntü akılda kalacak bir nitelikte mi?
En etkileyici duyu görme duyusudur. Çoğunlukla öteki duyuları geride bırakır ve bizi mantıksız bir şeye inandırabilme gücüne sahiptir. Dr. H.A. Roth’un 1988 yılında gerçekleştirdiği yiyecek ve renk testi unutulmazdır. Doktor limonlu ıhlamur suyunu değişik oranlarda renklendirmişti. Sonra bu içeceği yüzlerce öğrenciye dağıtarak, hangisinin en tatlı olduğunu sordu. Çoğunun verdiği yanıt yanlıştı. Renk ne kadar koyuysa içeceğin o kadar tatlı olduğunu sanmışlardı. Oysa doğru olan bunun tam tersiydi: renk koyulaştıkça ekşilik artıyordu.
Bir başka deneyde C.N. DuBose deneklere üzüm suyu, limonlu ıhlamur, kiraz ve portakal suyu verdi. Renkler içecekleri tuttuğu sürece bir sorun yoktu. Ama meyve sularının renkleri değiştirilince kiraz suyu içenlerin ancak yüzde 30’u tadı algılayabildi. Buna karşılık, kiraz suyu içenlerin yüzde 40’ı içtiği şeyin limonlu ıhlamur olduğunu sanmıştı.
Sesin Marka Üzerindeki Etkisi
Koku nasıl belleğimizle bağlantılıysa, ses de ruh halimizle bağlantılıdır. Aslında ses belli bir ruh hali yaratır. Duygular ve heyecanlar meydana getirir. Bir aşk filmini sessiz izlerseniz o heyecanı yakalayamazsınız. Ses hem neşe, hem de hüzün verebilir.
Markanın Sesi
Günümüzün marka yaratma süreçlerinde ağırlıklı biçimde kullanılan ikinci boyut sestir. Ses teknolojisi 100 yıldır var olduğu halde, sesten yararlanmakta görsellikten yararlanmanın yanına yaklaşacak kadar bile bir ilerleme sağlanmış değil.
Markanın görselliğine uyguladığımız ölçütleri kullanırsak, sesi en açık seçik, en ayırt edici, en istikrarlı ve akılda kalıcı biçimde kullanan şirketin Intel olduğunu söyleyebiliriz. 1998’den beri kulaklarımıza çalınan “Intel Inside” ezgisi bütün Intel reklamlarında ve marka yaratma kampanyalarında kullanılan kısa ve ayırt edici bir ses sayesinde görünmez olanı (çip) görünür kılar. Araştırmalar Intel’in, dalga diye de bilinen cıngılının Intel logosu kadar ayırt edici ve bellekte kalıcı olduğunu gösteriyor. Aslına bakarsanız, araştırmalar insanların çoğunun, Intel dalgasını logosundan daha iyi anımsadığını söylüyor.
Marka İçin Ses ve Görüntü Yeterliliği
Bugüne kadar, marka yaratmak için bu kadarı yeterliydi. Mükemmel bir görsellik. Mükemmel bir ses. Geleneksel anlamda marka yaratmanın dur diyeceği noktaya gelmiş olduk. Burada kalacak; hem de toplam duyusal deneyimin, tüketicinin markayı anımsama yeteneğini, haydi 3 demeyelim, ama en azından 2 katına çıkarması mümkünken.
Günümüzün en büyük 500 markasını incelerseniz, şu gerçeği hemen fark edersiniz: işitsel-görsel boyuta yoğunlaşmakla geçen onlarca yıl, diğer duyuları sanki hiç yokmuş gibi görmezden gelerek, yalnızca bu iki boyuta odaklanmakla sonuçlanan bir darlık yarattı. Dahası, sesin mükemmel derecede kullanımının bile henüz sağlanamamış olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebilirim.
Pek çok marka tüm enerjisini görselliğe harcarken, işitsel etmeni geri planda bırakıyor. Dünyanın en büyük 500 markasının sitelerine girince, çevrimiçi öğesi olarak sesin ancak yüzde 4 oranında kullanılmakta olduğunu hemen fark edersiniz. Üstelik bütün markaların yalnız yüzde 9’u diğer birçok kanal arasında işitsel güçlerini, markalarını daha ayırt edici, açık seçik, istikrarlı ve akılda kalıcı kılmak için seferber ediyor.
Şöyle düşünün. Bir soda şişesi ya da kutusunu açarken, belirgin bir ses çıkar. Kimse bunu markalandırmayı düşünmedi. Sonra, Microsoft’un açılışta çıkardığı nota sesi var. Gerçi işletim sistemlerinin her yeni versiyonu çıktığında bu sesi değiştiriyorlar. İnsan Porsche’nin niye bir yeni Porsche kokusu markalandırmadığını merak ediyor. Motorola’nın niye özel bir Motorola zil sesi yok? Hem de, dünyadaki cep telefonu kullanıcılarının yüzde 15’inin telefonları günde ortalama 9 kez çaldığı halde?
Fransız otomobil devi PSA Peugeot Citroen’in Başkanı Jean Martin Folz, son derece belirgin iki marka üzerinde bir grup kimliği yaratmak amacıyla duyulara seslenen bir markalandırma stratejisi benimsedi. Şirketin kurum kimliği yaratmasıyla eş zamanlı olarak bu grup da bir ses kimliği üretti. İşin ilginç yanı, bu sesli kimlik ticari amaçla değil de, şirket içinde kullanıldı. Her sabah 65.000 çalışan bilgisayarının başına oturduğunda Microsoft’un açılış notalarıyla değil, bu grubun imzasını taşıyan ezgiyle karşılaşıyor. PSA grubunun ezgisi telefonlarda “bekletme” müziği olarak da kullanıldı. Daha da ileri gidildi. 2003 yılındaki Paris oto şovunda Folz’un grubu stratejisini anlatan konuşması sırasında, sahneye çıkmasından önce açılış müziği de böyle çaldı.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için, yönetim danışmanı ve yazar Martin Lindstrom’un “Duyular ve Marka” adlı kitabından derlenmiştir.
Markayı Yaşatan Duygudur
Kasım 30, 2008
Bir marka oluşturmak, yalnızca üründeki teknik üstünlük ile başarılacak bir iş değil. Yalnızca para ile saadet olmadığı gibi, yüksek tutardaki bir reklam bütçesi de tek başına marka olmaya yetmiyor. Marka oluşturmak için yıllar boyu ilk günkü heyecanı korumak şart. Marka olmanın çileli yolunda ilerlemek, ancak bitmek tükenmek bilmeyen bir duygu yoğunluğunun aşağıdaki yöntemlerle hayata geçirilmesi ile mümkün olabilir:
Ürünün dokusuna duygularınızı katın: Markanız teknik anlamdaki yüksek kalite ile birlikte duyguları ve çalışanların göz nurunu da içermeli. En mükemmele yönelik bir “adanmışlık duygusu”, markalaşma sürecinin ilk adımıdır. İşinize, gönlünüzü katabilme yeteneği, markanıza bir ruh kazandırır.
Tüketiciye saygı duyun: Tüketicinin bağlanacağı ve seveceği yeni ürünleri ortaya çıkarmak yalnız kazanç endişesi ile başarılacak bir iş değil. İnsanlara saygı duyan ve onların hayatlarını kolaylaştırmayı gönülden isteyen bir üretim anlayışı olmadan markayı yıllar boyu yaşatmak zordur.
Bıkmadan araştırın: Haftalar ve aylar sürecek araştırma ve geliştirme çalışmaları markanızın altyapısını oluşturur. Sabırlı arayış çabalarından ve birçok başarısız denemeden sonra pazarın istediği ürünü bulabilirsiniz.
Tüketici ile duygusal bağ kurun: Markanızın ülkenin ve dünyanın her yerindeki tüketiciler ile duygusal bir bağ kurması için, eldeki tüm imkânlardan yararlanın. Tüketicilerin önem verdikleri konularda sponsorluk yapılması ve değişik promosyonlar uygulanması, duygusal bağın kurulmasına katkıda bulunabilir.
Hayal gücünüze tam yol verin: Güzel, yeni ve özgün ürünlere ulaşmak için hayal gücünüzü son noktasına kadar zorlayın. Yaratım cesaretinizin önündeki engelleri kaldırdığınızda, kimsenin aklına gelmeyen çözümlere ulaşırsınız.
Markanızı derinleştirin: Türkiye’nin kültürel zenginliklerini küresel planda ifade edebilecek bir tasarım ufku markanızı derinleştirir. Yerel ve küresel olanı bir potada eritebildiğinizde, markanız dış pazarların kapısını açacak bir pasaport görevini yapar.
Emeği kaliteye dönüştürün: Markanın temelinde işçilerin göz nuru ve dikkatle yoğrulmuş emeğinin bulunması lazım. Markanın yaşaması ise yöneticilerinizin ulusal ve küresel pazar için beyin terleten çabaları ile mümkün olur. Bu ödünsüz çabalar, markanızı güvenilir bir kalite sembolü haline getirir.
Marka ile verdiğiniz sözü tutun: Yılların çabası ile oluşan bir marka, tüketicilere, gelecek için verilen bir “vaat” ve “söz” gibidir. Bu sözün tutulması, en mükemmeli yönelen bir tutarlılık ve dürüstlük anlayışı ile mümkün olabilir.
Türkiye markasına da sahip çıkın: İç pazardaki herhangi bir mükemmel marka, yurtdışında ancak ülkenin markalaşma düzeyi kadar ilgi görebilir. Ülkenin tümünü saran bir kalite tutkusu ve bir ilerleme heyecanı, markanızın yelkenini doldurduğunda küresel başarı hayal olmaktan çıkar.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için, Referans Gazetesi Köşe Yazarı Faruk Türkoğlu’nun yazısından derlenmiştir.









Son Yorumlar