Hangi Marka Hangi Fırsattan Doğdu?
Kasım 30, 2008
Hiçbir başarı tesadüf değildir! Fırsatları görmesini bilenler için! Şafak Altun, İyi Fikir Her Zaman Kazandırır adlı kitabında “görenleri” anlatıyor.
Kuru Kahvede İnovasyon
Türk kahvesi, çiğ çekirdek olarak satılıyor ve evlerdeki kahve tavalarında kavrulduktan sonra, el değirmenlerinde çekilerek içilebiliyordu. Bu durum; Hasan Efendi’nin işlettiği baharat ve çiğ kahve satan dükkanın, oğlu Mehmet Efendi tarafından devralınmasına kadar sürdü. Ancak Mehmet Efendi, 1871 yılında, çiğ kahveyi kavurup dibeklerde öğüterek satmaya başlayınca Osmanlı ekonomisinin ilk farklılık yaratan işlerinden biri doğmuş oldu. Bu yenilik ve müşterilerine sağladığı kolaylık sayesinde adını duyurdu ve “Kurukahveci Mehmet Efendi” adıyla anılmaya başladı.
Çanakkale’de İlk Seramik
1950’lerin 2’inci yarısına kadar seramik kaplama malzemelerinin tamamı ithal ediliyordu. Seramik konusuyla ilgilenmeye başlayan İbrahim Bodur, Çanakkale’de seramik üretimi başlatmaya karar vermişti. 1957’de Çanakkale Seramik Fabrikaları’nın temeli atıldı ve ertesi yıl, deneme üretimine başlandı. Bodur’un el attığı seramik “bakir” bir alandı. 1935’lerde hazırlanan 5 yıllık planda kurulması amaçlanmış olmakla birlikte, kimsenin el atmadığı bir sektördü. Bodurların memleketi, seramiğin hammaddesinin en iyisine, ayrıca enerji için zengin linyit yataklarına sahipti. Peki, sizce Çanakkale Seramik’te işler bu kadar basit mi gerçekleşti? Topluluğun kurucusu İbrahim Bodur’un anlatımlarına göre, durum hiç de öyle olmamış: “Ben Çan’da fabrika kurmaya gittiğimde kimse inanmadı. Haklıydılar da; çünkü Çan, o zamanlar binin altında nüfusu olan ufacık bir yerdi. Suyu bile yoktu. Hammadde vardı, enerji için temel kaynak kömür de vardı; ama elektrik yoktu. O dönemde senelerce dizel elektrik ürettik.”
Simit Sarayı Cemal Kaya
Her ekonomik kriz ya da olağanüstü zamanlar, aynı zamanda yeni fikirlerin ortaya çıkışına zemin hazırlar. Geçmişi 500 yıl öncesine kadar dayanan Türk geleneksel lezzeti “simit”, sokaklardan “saray”lara, 2000’li yıllarda yaşadığımız krizler sonucu taşındı. Simit Cafe konsepti, ekonomik krizin en yoğun yaşandığı 2000’li yılların başlarında hayatımıza girdi. Özellikle kalabalık caddelerde, sıklıkla göze çarpan simit kafelerin ilki olan Simit Dünyası, Ankara Kızılay’da açıldı. Zincirin sahibi, Cemal Kaya, bir sabah Kızılay Meydanı’nda yürürken, işe giden insanların simitçilerin önünde kuyruk oluşturduklarını gördükten sonra, bir arkadaşıyla birlikte ilk simit kafeyi Kızılay’da açtı. Ancak “Simit Cafe” konseptini geliştiren ve bu iş için bir fabrika kuran ilk zincir “Simit Sarayı” oldu. “Dünyanın en güzel simidi ve Türkiye’nin en güzel çayı” sloganıyla yola çıkan Simit Sarayı, ODTÜ mezunu Haluk Okutur ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu Mehmet Tarakçı adlı iki girişimci tarafından kuruldu. Müşteriler, büyük ilgi gösterdi ve yeni ürünler noktasında yöneticileri yönlendirdi. Bir süre sonra peynirli, kaşarlı, sucuklu simitler geldi. Aslında şirket sahipleri, yeni bir ürün icat etmemişlerdi. Çünkü simit her yerde yenilebilen, kolayca ulaşılabilen bir gıda türüydü. Onlar yalnızca simit felsefesinin farkına varmışlardı. “Nasıl üretildiğini bilmek, sıcak simit yemek, yanında iyi bir çay içmek, temiz ve rahat bir ortamda sohbet ederek bunları yapabiliyor olmak” felsefesi, kısa sürede gençleri Simit Sarayı’na taşıdı. Elbette, 1 TL’ye simit ve çay ile karnını doyurmak ya da açlığını yatıştırmak, Türkiye gibi milli geliri düşük bir ülke vatandaşları için oldukça iyi bir girişim oldu.
Bankacı Kasap
Küçükarmutlu, İstanbul’da kaçak gecekonduları ve yıkımlar sırasında yaşanan meydan savaşlarıyla zihinlerde yer etmiştir. Semtin karşı tepesinde bulunan Etiler, zengin semt sakinleri, pahalı dükkanları, lüks konutlarıyla zengin bir yaşamı temsil eder. İşte böyle bir semtin göbeğinde, 5 yıldızlı otellere, ünlü restoranlara et satan, sosyetenin uğrak yeri adı “Dükkan” olan bir kasap var. Sahibi ODTÜ’den işletme diplomalı, finans sektörü tecrübesi olan Emre Mermer. 1997’de banka kredisiyle 250 büyükbaş hayvan satın aldı. Önce internette araştırdı. Sonra kitaplar, ansiklopediler karıştırdı. Derken hayvan yemi ithal eden bir (Purina) şirketin yetkilileriyle tanıştı. Onlara da fikir sordu. “Burada öğrenemezsin. Seni 15 gün İngiltere, 15 gün de Hollanda’ya gönderelim. Oradaki çiftlikleri incele. Dönüşte yemleri bizden alırsın” dediler. Çok şaşırdı; ama hemen kabul etti ve yola çıktı. Sıra ürünü pazarlamaya gelmişti. Emre Mermer İstanbul’daki 5 yıldızlı oteller ve lüks restoranlarla görüştü. Birer, ikişer derken 1998’den bu yana İstanbul, Ankara ve Antalya’nın 5 yıldızlı otelleri ve en iyi lokantalarına süt danası satmaya başladı. Artan müşteri talepleri üzerine Emre Mermer, perakende satışa da yönelip “Dükkan’’ı açtı. Müşterilerinin üst gelir gruplarına hitap eden bir ürünü, gecekondu mahallesinde satmasına çok şaşırdığını söylüyor. Ama aslında haklı bir gerekçesi var: “Kira maliyetlerini et fiyatına yansıtmak istemediğim için bu bölgeyi seçtim. Küçükarmutlu’dayız dediğimde kimse inanmıyordu. Hatta dudak büküyorlardı. Artık vitrininde poposuna renkli grapan kağıdı tıkıştırılmış kuzu, inek etlerinin sergilendiği kasapların devri kapandı. AB standartlarına uygun kasap dönemi geldi. Bu nedenle kasabın bulunduğu semt değil, standartları önemli.”
Kaşmir İçin Çin’e Gidilir mi?
Konuya ilişkin en canlı örneklerden biri de Ayşen Zamanpur’a aittir. Onun kendi markasını yaratma macerası, Türkiye’nin girişimcilik tarihi açısından birçok dersi de içinde barındırır. Başarısının sırrı, girişimciliğin asıl gücünde saklıdır. Saf kaşmir ve saf ipek ile bu iki elyafın birleşimi olan kaş ipekten oluşan koleksiyonlarıyla dar bir pazarda kendisine önemli bir yer edindi. Zamanpur, kaşmirin anavatanının Çin olduğunu öğrenmişti. Kaşmire olan büyük tutkusuyla, Çin’de bir yıl boyunca araştırmalar yaptı. Kaşmiri fabrikasından alıp, Türkiye’de satabilirdi. Ama o marka yaratmanın önemine inanıyordu ve 1992’de kendi markasını yaratma kararı aldı. Çin’in İç Moğolistan Bölgesi, Zamanpur’un aradığı özellikteki kaşmir yününü verebilen keçilerin bulunduğu coğrafyaydı. Geçmişte bu keçileri oradan alıp, benzer doğal şartlar taşıyan yerlerde üretmeyi deneyenler olmuştu. Ama asla aynı verimi alamamışlardı. O da bunun üzerine ‘Keçiler bana gelmiyorsa ben de onlara giderim” diyerek Moğolistan’da dünyanın en iyi kaşmir entegre tesislerinden olan bir tesisin kaşmir fabrikasına ortak oldu. Zamanpur’un bütün bu çabaları, bir marka oluşturma tutkusuyla birleşti ve işin içine bir diğer önemli ürün ipek de katıldı. İpeğin de ana vatanı Çin’di. Kaşmir ve ipeğin birleştirmenin iyi bir fikir olduğuna karar verdi ve ortaya “Silk Cashmere” markası çıktı.
İhtiyaçlar Sıkışır mı?
Her markanın amacı, tüketiciye bilmediği bir ürünü sunarak şaşırtmak ve talep yaratabilmektir. Boyner Holding, herkesin yaptığının tersini yaparak sıkıştırılmış bir ürün konsepti olan T-box ile tüketicileri şaşırttı. T-box projesinin temeli, 2003’de Boyner Holding bünyesinde finansmandan üretime, satıştan pazarlamaya kadar farklı alanlarda çalışan 20 kişilik bir ekibin Cem Boyner başkanlığında bir araya gelmesiyle atıldı. Bu toplantılarda ortaya çıkan sonuç, pazardan pay almak yerine “yeni bir pazar” yaratabilmek üzerine yoğunlaşmıştı. Boyner farklı bir şeyler yapmak istiyordu. T -box, herkesin bildiği temel ürünlerin sıkıştırılarak bu hayat tarzına uyarlanması işiydi.
Başlangıçta yalnızca tekstil alanındaki ürünlerle tüketicisinin karşısına çıkan T-box, bugün tekstil dışı alanlara uzanmış durumda. Çakmak, frizbi, şeker gibi sayısız yeni ürün var. Geleneksel satış kanallarının dışında tüketicinin yaşam alanlarına da giren T-box bugün, spor salonlarında, marketlerde, plajlarda, barlarda, otobüs terminallerinde karadakilere; “T-box on board” tekne satışları ile denizdekilere; otomatlarda havaalanlarındakilere ulaşıyor. T-box felsefesi bugün, tüketicisine temel ihtiyacını karşılayacağı bilinen tekstil ve tekstil dışı ürünleri, esprili bir dil ve para üstü ile paketleyerek pazarlamayı simgeliyor.
Kaynak: KobiFinans dergisi 19’uncu sayı
KOBİ’ler de Marka Yaratabilir
Kasım 30, 2008
Bir KOBİ sahibi veya yöneticisi ister istemez günü kurtarmak ve ayakta kalmak için mücadele verir. Bu ortamda bir marka oluşturmak için kaynak, kadro ve zaman bulmak tabii ki kolay değil. Marka oluşturmaya yalnızca büyük şirketlerin gücünün yeteceğini düşünüldüğü için, bu konuyu ilgi alanının dışında tutulmuş da olabilir. Ancak yeni dönemde kendi çaplarında markalaşmayı gündeme almak zorundalar. Çünkü markada ifadesini bulan bilinirlik ve güvenilirlik olmadan eleğin üstünde kalmak artık çok zor.
Şirketi veya ürünü marka haline getirme sürecinde;
Müşterilerinizi tanıyın: Büyük şirketlerin ancak masraflı sistem ve araştırmalarla müşterileri hakkında bilgi toplayabilir ama siz iş yaptığınız kişileri yakından tanıdığınız için bu tespitleri daha kolay yapabilirsiniz. Müşterilerin ne istediğini ve nelere önem verdiğini bildiğinizde, işinize daha kolay yön verebilirsiniz. Böylece rakiplerinizin bir adım önünde olabilir ve markanızı güçlendirebilirsiniz.
Fark yaratın: Rakiplerinize göre üstün yönlerinizi belirleyin ve bu yönlerinizi fark yaratacak şekilde geliştirin. Ürününüzü farklılaştırmanız marka olmanın ilk adımlarından biridir. Farklılaştırma, ürünün bölgesel koşullara uygun hale getirilmesi ile de sağlanabilir.
Farkınızı sürekli vurgulayın: Diğerlerine göre daha iyi ve farklı olduğunuz yönlerinizi, etkili slogan ve cümlelerle ifade edin. Kısa, anlaşılır ve etkili olması gereken bu cümleleri ürünlerinizin ambalajında, satış noktalarında, internette ve tüm yazışmalarınızda kullanın.
Pazardaki konumunuzu bilin: Şirketinizin, ulusal ve küresel pazarda, ürününüzün maliyet, fiyat, kalite ve yenilikçilik açısından ne durumda olduğunu inceleyin. Büyük şirketlerin ara malı ve parça alımındaki standartlarını dikkate alın. Bu inceleme ile edindiğiniz bilgi, markalaşma için bir yol haritası çizmenizi kolaylaştırabilir.
Uzun vadeli düşünün: Arada bir günlük sorunların dışına çıkarak şirketinizin pazardaki trendler ve segmentasyon eğilimleri gibi konularda araştırmalar yapın. Markanın oluşmasının yıllar alabileceğini bilerek, geleceğinizi planlamaya gayret edin.
Ayrıntılara önem verin: Sizinle iş yapanlar telefona cevap veren sekreterin sözleri veya ödemelerinizi zamanında yapıp yapmadığınız gibi ayrıntılara da bakarak şirketiniz hakkında bir kanaat oluşturmaya başlar. Markanın alt yapısını oluşturan bu izlenimlerin olumlu olması için, her tür işin en iyi şekilde yapılmasını sağlayın.
Siteniz mükemmel olsun: İnternette kuracağınız web sitenizi müdür yardımcısının bilgisayara meraklı oğluna değil, konunun uzmanına yaptırın. Sitede markanıza ruh veren tüm niteliklerinizi profesyonel yöntemlerle ön plana çıkarın.
Hedeflerinizi büyütün: Markalaşma sürecinde yol aldığınızda, iyi elemanlara şirketinize çekme, daha elverişli koşullarda kredi alma imkânına kavuşabilirsiniz. Satışlarınız ve kazancınız markanıza mütevazı ölçüde de olsa daha fazla yatırım yapabilirsiniz. Böylece kendi iş alanınızda ülkenin hatta Avrupa’nın en iyilerinden biri olabilirsiniz. Tüketiciler sizin adınızı bilmese de, bir “gizli şampiyon” olarak varlığınızı sürdürebilirsiniz.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, Referans Gazetesi Köşe Yazarı Faruk Türkoğlu’nun yazısından derlenmiştir.
Markayı Yaşatan Duygudur
Kasım 30, 2008
Bir marka oluşturmak, yalnızca üründeki teknik üstünlük ile başarılacak bir iş değil. Yalnızca para ile saadet olmadığı gibi, yüksek tutardaki bir reklam bütçesi de tek başına marka olmaya yetmiyor. Marka oluşturmak için yıllar boyu ilk günkü heyecanı korumak şart. Marka olmanın çileli yolunda ilerlemek, ancak bitmek tükenmek bilmeyen bir duygu yoğunluğunun aşağıdaki yöntemlerle hayata geçirilmesi ile mümkün olabilir:
Ürünün dokusuna duygularınızı katın: Markanız teknik anlamdaki yüksek kalite ile birlikte duyguları ve çalışanların göz nurunu da içermeli. En mükemmele yönelik bir “adanmışlık duygusu”, markalaşma sürecinin ilk adımıdır. İşinize, gönlünüzü katabilme yeteneği, markanıza bir ruh kazandırır.
Tüketiciye saygı duyun: Tüketicinin bağlanacağı ve seveceği yeni ürünleri ortaya çıkarmak yalnız kazanç endişesi ile başarılacak bir iş değil. İnsanlara saygı duyan ve onların hayatlarını kolaylaştırmayı gönülden isteyen bir üretim anlayışı olmadan markayı yıllar boyu yaşatmak zordur.
Bıkmadan araştırın: Haftalar ve aylar sürecek araştırma ve geliştirme çalışmaları markanızın altyapısını oluşturur. Sabırlı arayış çabalarından ve birçok başarısız denemeden sonra pazarın istediği ürünü bulabilirsiniz.
Tüketici ile duygusal bağ kurun: Markanızın ülkenin ve dünyanın her yerindeki tüketiciler ile duygusal bir bağ kurması için, eldeki tüm imkânlardan yararlanın. Tüketicilerin önem verdikleri konularda sponsorluk yapılması ve değişik promosyonlar uygulanması, duygusal bağın kurulmasına katkıda bulunabilir.
Hayal gücünüze tam yol verin: Güzel, yeni ve özgün ürünlere ulaşmak için hayal gücünüzü son noktasına kadar zorlayın. Yaratım cesaretinizin önündeki engelleri kaldırdığınızda, kimsenin aklına gelmeyen çözümlere ulaşırsınız.
Markanızı derinleştirin: Türkiye’nin kültürel zenginliklerini küresel planda ifade edebilecek bir tasarım ufku markanızı derinleştirir. Yerel ve küresel olanı bir potada eritebildiğinizde, markanız dış pazarların kapısını açacak bir pasaport görevini yapar.
Emeği kaliteye dönüştürün: Markanın temelinde işçilerin göz nuru ve dikkatle yoğrulmuş emeğinin bulunması lazım. Markanın yaşaması ise yöneticilerinizin ulusal ve küresel pazar için beyin terleten çabaları ile mümkün olur. Bu ödünsüz çabalar, markanızı güvenilir bir kalite sembolü haline getirir.
Marka ile verdiğiniz sözü tutun: Yılların çabası ile oluşan bir marka, tüketicilere, gelecek için verilen bir “vaat” ve “söz” gibidir. Bu sözün tutulması, en mükemmeli yönelen bir tutarlılık ve dürüstlük anlayışı ile mümkün olabilir.
Türkiye markasına da sahip çıkın: İç pazardaki herhangi bir mükemmel marka, yurtdışında ancak ülkenin markalaşma düzeyi kadar ilgi görebilir. Ülkenin tümünü saran bir kalite tutkusu ve bir ilerleme heyecanı, markanızın yelkenini doldurduğunda küresel başarı hayal olmaktan çıkar.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için, Referans Gazetesi Köşe Yazarı Faruk Türkoğlu’nun yazısından derlenmiştir.


Son Yorumlar