Marka Sorgulama
Kasım 30, 2008
Aramak istediğiniz markanın adını , aramanın yapılacağı Nice sınıf kodlarını, bülten numarasını ya da firma adını giriniz. Sadece istediğiniz Nice sınıfları içerisinde arama yapmak için ‘Belirtilen Sınıflar’ kutucuğunu işaretleyerek Nice sınıf kodlarını aralarında bir boşluk bırakarak giriniz. Marka adı , firma adı ve bülten numarası alanlarından en az birini yazmak gerekmektedir.
Büromark Patent
Neslihan KURT
Marka & Patent Danışmanı
Tel:0212 510 75 30
Fax:0212 510 99 22
Hangi Marka Hangi Fırsattan Doğdu?
Kasım 30, 2008
Hiçbir başarı tesadüf değildir! Fırsatları görmesini bilenler için! Şafak Altun, İyi Fikir Her Zaman Kazandırır adlı kitabında “görenleri” anlatıyor.
Kuru Kahvede İnovasyon
Türk kahvesi, çiğ çekirdek olarak satılıyor ve evlerdeki kahve tavalarında kavrulduktan sonra, el değirmenlerinde çekilerek içilebiliyordu. Bu durum; Hasan Efendi’nin işlettiği baharat ve çiğ kahve satan dükkanın, oğlu Mehmet Efendi tarafından devralınmasına kadar sürdü. Ancak Mehmet Efendi, 1871 yılında, çiğ kahveyi kavurup dibeklerde öğüterek satmaya başlayınca Osmanlı ekonomisinin ilk farklılık yaratan işlerinden biri doğmuş oldu. Bu yenilik ve müşterilerine sağladığı kolaylık sayesinde adını duyurdu ve “Kurukahveci Mehmet Efendi” adıyla anılmaya başladı.
Çanakkale’de İlk Seramik
1950’lerin 2’inci yarısına kadar seramik kaplama malzemelerinin tamamı ithal ediliyordu. Seramik konusuyla ilgilenmeye başlayan İbrahim Bodur, Çanakkale’de seramik üretimi başlatmaya karar vermişti. 1957’de Çanakkale Seramik Fabrikaları’nın temeli atıldı ve ertesi yıl, deneme üretimine başlandı. Bodur’un el attığı seramik “bakir” bir alandı. 1935’lerde hazırlanan 5 yıllık planda kurulması amaçlanmış olmakla birlikte, kimsenin el atmadığı bir sektördü. Bodurların memleketi, seramiğin hammaddesinin en iyisine, ayrıca enerji için zengin linyit yataklarına sahipti. Peki, sizce Çanakkale Seramik’te işler bu kadar basit mi gerçekleşti? Topluluğun kurucusu İbrahim Bodur’un anlatımlarına göre, durum hiç de öyle olmamış: “Ben Çan’da fabrika kurmaya gittiğimde kimse inanmadı. Haklıydılar da; çünkü Çan, o zamanlar binin altında nüfusu olan ufacık bir yerdi. Suyu bile yoktu. Hammadde vardı, enerji için temel kaynak kömür de vardı; ama elektrik yoktu. O dönemde senelerce dizel elektrik ürettik.”
Simit Sarayı Cemal Kaya
Her ekonomik kriz ya da olağanüstü zamanlar, aynı zamanda yeni fikirlerin ortaya çıkışına zemin hazırlar. Geçmişi 500 yıl öncesine kadar dayanan Türk geleneksel lezzeti “simit”, sokaklardan “saray”lara, 2000’li yıllarda yaşadığımız krizler sonucu taşındı. Simit Cafe konsepti, ekonomik krizin en yoğun yaşandığı 2000’li yılların başlarında hayatımıza girdi. Özellikle kalabalık caddelerde, sıklıkla göze çarpan simit kafelerin ilki olan Simit Dünyası, Ankara Kızılay’da açıldı. Zincirin sahibi, Cemal Kaya, bir sabah Kızılay Meydanı’nda yürürken, işe giden insanların simitçilerin önünde kuyruk oluşturduklarını gördükten sonra, bir arkadaşıyla birlikte ilk simit kafeyi Kızılay’da açtı. Ancak “Simit Cafe” konseptini geliştiren ve bu iş için bir fabrika kuran ilk zincir “Simit Sarayı” oldu. “Dünyanın en güzel simidi ve Türkiye’nin en güzel çayı” sloganıyla yola çıkan Simit Sarayı, ODTÜ mezunu Haluk Okutur ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu Mehmet Tarakçı adlı iki girişimci tarafından kuruldu. Müşteriler, büyük ilgi gösterdi ve yeni ürünler noktasında yöneticileri yönlendirdi. Bir süre sonra peynirli, kaşarlı, sucuklu simitler geldi. Aslında şirket sahipleri, yeni bir ürün icat etmemişlerdi. Çünkü simit her yerde yenilebilen, kolayca ulaşılabilen bir gıda türüydü. Onlar yalnızca simit felsefesinin farkına varmışlardı. “Nasıl üretildiğini bilmek, sıcak simit yemek, yanında iyi bir çay içmek, temiz ve rahat bir ortamda sohbet ederek bunları yapabiliyor olmak” felsefesi, kısa sürede gençleri Simit Sarayı’na taşıdı. Elbette, 1 TL’ye simit ve çay ile karnını doyurmak ya da açlığını yatıştırmak, Türkiye gibi milli geliri düşük bir ülke vatandaşları için oldukça iyi bir girişim oldu.
Bankacı Kasap
Küçükarmutlu, İstanbul’da kaçak gecekonduları ve yıkımlar sırasında yaşanan meydan savaşlarıyla zihinlerde yer etmiştir. Semtin karşı tepesinde bulunan Etiler, zengin semt sakinleri, pahalı dükkanları, lüks konutlarıyla zengin bir yaşamı temsil eder. İşte böyle bir semtin göbeğinde, 5 yıldızlı otellere, ünlü restoranlara et satan, sosyetenin uğrak yeri adı “Dükkan” olan bir kasap var. Sahibi ODTÜ’den işletme diplomalı, finans sektörü tecrübesi olan Emre Mermer. 1997’de banka kredisiyle 250 büyükbaş hayvan satın aldı. Önce internette araştırdı. Sonra kitaplar, ansiklopediler karıştırdı. Derken hayvan yemi ithal eden bir (Purina) şirketin yetkilileriyle tanıştı. Onlara da fikir sordu. “Burada öğrenemezsin. Seni 15 gün İngiltere, 15 gün de Hollanda’ya gönderelim. Oradaki çiftlikleri incele. Dönüşte yemleri bizden alırsın” dediler. Çok şaşırdı; ama hemen kabul etti ve yola çıktı. Sıra ürünü pazarlamaya gelmişti. Emre Mermer İstanbul’daki 5 yıldızlı oteller ve lüks restoranlarla görüştü. Birer, ikişer derken 1998’den bu yana İstanbul, Ankara ve Antalya’nın 5 yıldızlı otelleri ve en iyi lokantalarına süt danası satmaya başladı. Artan müşteri talepleri üzerine Emre Mermer, perakende satışa da yönelip “Dükkan’’ı açtı. Müşterilerinin üst gelir gruplarına hitap eden bir ürünü, gecekondu mahallesinde satmasına çok şaşırdığını söylüyor. Ama aslında haklı bir gerekçesi var: “Kira maliyetlerini et fiyatına yansıtmak istemediğim için bu bölgeyi seçtim. Küçükarmutlu’dayız dediğimde kimse inanmıyordu. Hatta dudak büküyorlardı. Artık vitrininde poposuna renkli grapan kağıdı tıkıştırılmış kuzu, inek etlerinin sergilendiği kasapların devri kapandı. AB standartlarına uygun kasap dönemi geldi. Bu nedenle kasabın bulunduğu semt değil, standartları önemli.”
Kaşmir İçin Çin’e Gidilir mi?
Konuya ilişkin en canlı örneklerden biri de Ayşen Zamanpur’a aittir. Onun kendi markasını yaratma macerası, Türkiye’nin girişimcilik tarihi açısından birçok dersi de içinde barındırır. Başarısının sırrı, girişimciliğin asıl gücünde saklıdır. Saf kaşmir ve saf ipek ile bu iki elyafın birleşimi olan kaş ipekten oluşan koleksiyonlarıyla dar bir pazarda kendisine önemli bir yer edindi. Zamanpur, kaşmirin anavatanının Çin olduğunu öğrenmişti. Kaşmire olan büyük tutkusuyla, Çin’de bir yıl boyunca araştırmalar yaptı. Kaşmiri fabrikasından alıp, Türkiye’de satabilirdi. Ama o marka yaratmanın önemine inanıyordu ve 1992’de kendi markasını yaratma kararı aldı. Çin’in İç Moğolistan Bölgesi, Zamanpur’un aradığı özellikteki kaşmir yününü verebilen keçilerin bulunduğu coğrafyaydı. Geçmişte bu keçileri oradan alıp, benzer doğal şartlar taşıyan yerlerde üretmeyi deneyenler olmuştu. Ama asla aynı verimi alamamışlardı. O da bunun üzerine ‘Keçiler bana gelmiyorsa ben de onlara giderim” diyerek Moğolistan’da dünyanın en iyi kaşmir entegre tesislerinden olan bir tesisin kaşmir fabrikasına ortak oldu. Zamanpur’un bütün bu çabaları, bir marka oluşturma tutkusuyla birleşti ve işin içine bir diğer önemli ürün ipek de katıldı. İpeğin de ana vatanı Çin’di. Kaşmir ve ipeğin birleştirmenin iyi bir fikir olduğuna karar verdi ve ortaya “Silk Cashmere” markası çıktı.
İhtiyaçlar Sıkışır mı?
Her markanın amacı, tüketiciye bilmediği bir ürünü sunarak şaşırtmak ve talep yaratabilmektir. Boyner Holding, herkesin yaptığının tersini yaparak sıkıştırılmış bir ürün konsepti olan T-box ile tüketicileri şaşırttı. T-box projesinin temeli, 2003’de Boyner Holding bünyesinde finansmandan üretime, satıştan pazarlamaya kadar farklı alanlarda çalışan 20 kişilik bir ekibin Cem Boyner başkanlığında bir araya gelmesiyle atıldı. Bu toplantılarda ortaya çıkan sonuç, pazardan pay almak yerine “yeni bir pazar” yaratabilmek üzerine yoğunlaşmıştı. Boyner farklı bir şeyler yapmak istiyordu. T -box, herkesin bildiği temel ürünlerin sıkıştırılarak bu hayat tarzına uyarlanması işiydi.
Başlangıçta yalnızca tekstil alanındaki ürünlerle tüketicisinin karşısına çıkan T-box, bugün tekstil dışı alanlara uzanmış durumda. Çakmak, frizbi, şeker gibi sayısız yeni ürün var. Geleneksel satış kanallarının dışında tüketicinin yaşam alanlarına da giren T-box bugün, spor salonlarında, marketlerde, plajlarda, barlarda, otobüs terminallerinde karadakilere; “T-box on board” tekne satışları ile denizdekilere; otomatlarda havaalanlarındakilere ulaşıyor. T-box felsefesi bugün, tüketicisine temel ihtiyacını karşılayacağı bilinen tekstil ve tekstil dışı ürünleri, esprili bir dil ve para üstü ile paketleyerek pazarlamayı simgeliyor.
Kaynak: KobiFinans dergisi 19’uncu sayı
KOBİ’ler de Marka Yaratabilir
Kasım 30, 2008
Bir KOBİ sahibi veya yöneticisi ister istemez günü kurtarmak ve ayakta kalmak için mücadele verir. Bu ortamda bir marka oluşturmak için kaynak, kadro ve zaman bulmak tabii ki kolay değil. Marka oluşturmaya yalnızca büyük şirketlerin gücünün yeteceğini düşünüldüğü için, bu konuyu ilgi alanının dışında tutulmuş da olabilir. Ancak yeni dönemde kendi çaplarında markalaşmayı gündeme almak zorundalar. Çünkü markada ifadesini bulan bilinirlik ve güvenilirlik olmadan eleğin üstünde kalmak artık çok zor.
Şirketi veya ürünü marka haline getirme sürecinde;
Müşterilerinizi tanıyın: Büyük şirketlerin ancak masraflı sistem ve araştırmalarla müşterileri hakkında bilgi toplayabilir ama siz iş yaptığınız kişileri yakından tanıdığınız için bu tespitleri daha kolay yapabilirsiniz. Müşterilerin ne istediğini ve nelere önem verdiğini bildiğinizde, işinize daha kolay yön verebilirsiniz. Böylece rakiplerinizin bir adım önünde olabilir ve markanızı güçlendirebilirsiniz.
Fark yaratın: Rakiplerinize göre üstün yönlerinizi belirleyin ve bu yönlerinizi fark yaratacak şekilde geliştirin. Ürününüzü farklılaştırmanız marka olmanın ilk adımlarından biridir. Farklılaştırma, ürünün bölgesel koşullara uygun hale getirilmesi ile de sağlanabilir.
Farkınızı sürekli vurgulayın: Diğerlerine göre daha iyi ve farklı olduğunuz yönlerinizi, etkili slogan ve cümlelerle ifade edin. Kısa, anlaşılır ve etkili olması gereken bu cümleleri ürünlerinizin ambalajında, satış noktalarında, internette ve tüm yazışmalarınızda kullanın.
Pazardaki konumunuzu bilin: Şirketinizin, ulusal ve küresel pazarda, ürününüzün maliyet, fiyat, kalite ve yenilikçilik açısından ne durumda olduğunu inceleyin. Büyük şirketlerin ara malı ve parça alımındaki standartlarını dikkate alın. Bu inceleme ile edindiğiniz bilgi, markalaşma için bir yol haritası çizmenizi kolaylaştırabilir.
Uzun vadeli düşünün: Arada bir günlük sorunların dışına çıkarak şirketinizin pazardaki trendler ve segmentasyon eğilimleri gibi konularda araştırmalar yapın. Markanın oluşmasının yıllar alabileceğini bilerek, geleceğinizi planlamaya gayret edin.
Ayrıntılara önem verin: Sizinle iş yapanlar telefona cevap veren sekreterin sözleri veya ödemelerinizi zamanında yapıp yapmadığınız gibi ayrıntılara da bakarak şirketiniz hakkında bir kanaat oluşturmaya başlar. Markanın alt yapısını oluşturan bu izlenimlerin olumlu olması için, her tür işin en iyi şekilde yapılmasını sağlayın.
Siteniz mükemmel olsun: İnternette kuracağınız web sitenizi müdür yardımcısının bilgisayara meraklı oğluna değil, konunun uzmanına yaptırın. Sitede markanıza ruh veren tüm niteliklerinizi profesyonel yöntemlerle ön plana çıkarın.
Hedeflerinizi büyütün: Markalaşma sürecinde yol aldığınızda, iyi elemanlara şirketinize çekme, daha elverişli koşullarda kredi alma imkânına kavuşabilirsiniz. Satışlarınız ve kazancınız markanıza mütevazı ölçüde de olsa daha fazla yatırım yapabilirsiniz. Böylece kendi iş alanınızda ülkenin hatta Avrupa’nın en iyilerinden biri olabilirsiniz. Tüketiciler sizin adınızı bilmese de, bir “gizli şampiyon” olarak varlığınızı sürdürebilirsiniz.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, Referans Gazetesi Köşe Yazarı Faruk Türkoğlu’nun yazısından derlenmiştir.
Duyular Markaları Nasıl Algılar
Kasım 30, 2008
Görme, koku alma, tat alma, dokunma, duyma… Markalaşmada başarıya giden yol, bu 5 duyuya hitap etmekten geçiyor.
Görme: Bir marka haline gelirken ilk ve en kuvvetli şekilde hitap edilmesi gereken duyu organı: Göz! Herhangi bir reklam, logo gördüğünüzde ya da bir ürünün/markanın adını duyduğunuzda, gözünüzün önünde canlanıyorsa, işte o şirket görme duyusuna doğru şekilde hitap edebilmiş demektir. Örneğin “Coca-Cola” dendiğinde hemen herkesin aklına kırmızı-beyaz renkleri ve bir kola şişesi gelir. Coca-Cola görme duyusunu o kadar iyi kullanmıştır ki, 1950’lerde Noel Baba’yı reklamlarında kullanana kadar Noel Baba yeşil renkte giyinirdi. Oysa Coca-Cola’nın reklam kampanyasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen Noel Baba hâlâ kırmızı-beyaz renklerde giyiniyor.
Duyma: Özellikle elektronik eşyalarda duyma duyusunun önemi katlanarak artıyor. Yeni bir elektronik eşyanın açılış ya da kapanış sesi bir anda o ürünün hangi markaya ait olduğunu hatırlatabilir. Diğer yandan, Ronald E. Milman, yaptığı araştırmalar sonucunda mağazalarda, lokantalarda ve alışveriş merkezlerinde çalınan müziğin; servisi, harcama miktarını ve müşteri trafiğini önemli ölçüde etkilediğini ortaya koyuyor. Çünkü yavaş, yormayan bir müzik çalındığında alışveriş artarken, müziğin temposu yükseldikçe, azalıyor. Böylece dünya çapında markaların satış mağazalarında neden hiç çok hızlı ve yüksek sesli müzik çalındığı açıklanmış oluyor.
Tat alma: Müşteriniz, ürettiğiniz gıda ürününün yalnızca tadına bakarak sizin markanıza ait olduğunu bilebiliyor mu? Markalaşırken tat alma duyusunu kullanmanın getirdiği artı değer işte bunu sağlıyor. Yine Coca-Cola örneği üzerinden gidersek; bir Coca-Cola içicisine başka bir kolayı onun haberi olmadan verirseniz, hemen anlayacaktır. Ürünlerinizin gözü kapalı bilinir hale gelmesi için tat alma duyusunu kullanmanız.
Koku alma: Koku alma duyusu, etkisinden kaçılabilecek en son duyudur. Her yerde mutlaka bir koku vardır ve onu duyarız. Örneğin bir markete girdiğinizde kozmetik standının ne tarafta olduğunu bulabilirsiniz. Kozmetik firmaları için önemli olan nokta ise o stantta kokunun diğerleri arasından sıyrılıp, markasını ayrıştırmayı başarmasıdır. Bunun için de tüketicilerin ürününüzle özdeşleştirdiği bir aromanın olması gerekiyor. Kokusu alındığı anda ismi hatırlanan bir ürün, koku alma duyusunu markası için doğru şekilde kullanabilmiş demektir.
Dokunma: 2 farklı firmanın benzer ürünleri yan yanayken, gözleri kapalı biri ürünleri nasıl ayırt edebilir? Benzer özelliklere sahip ürünlerde fark yaratabilmek için firmalar, kullandıkları malzeme, ürünün ağırlığı ve yüzeyinin özellikleri üzerinde titizlikle çalışıyor. Bunun için markanızın kendine has bir “dokusunun” olması şart. Böylece benzer özelliklere sahip, hatta isim benzerliği olan başka bir ürünle sizinki asla birbirine karıştırılmıyor.
Kaynak: KobiFinans dergisi 14’üncü sayı
Duyular Markalar ile İlişkimizi Nasıl Etkiler?
Kasım 30, 2008
Aşağıdaki alıştırmayı yapın. Markanızın duyu modelini, yani bir duyu grafiği çizin ve onun görsel ve işitsel bakımdan nasıl bir etki yarattığını tarif edin. Kuşkusuz bu doğası gereği bir hayli öznel bir değerlendirme olacak gibi görünse de, aşağıdaki ölçütleri kullanarak yaklaşmanızı öneririz:
* Görüntü ne kadar net?
* Görüntü ne kadar göze çarpıcı?
* Tüketiciler markanızın görüntüsünü istikrarlı bir şekilde algılayabiliyorlar mı?
* Görüntü akılda kalacak bir nitelikte mi?
En etkileyici duyu görme duyusudur. Çoğunlukla öteki duyuları geride bırakır ve bizi mantıksız bir şeye inandırabilme gücüne sahiptir. Dr. H.A. Roth’un 1988 yılında gerçekleştirdiği yiyecek ve renk testi unutulmazdır. Doktor limonlu ıhlamur suyunu değişik oranlarda renklendirmişti. Sonra bu içeceği yüzlerce öğrenciye dağıtarak, hangisinin en tatlı olduğunu sordu. Çoğunun verdiği yanıt yanlıştı. Renk ne kadar koyuysa içeceğin o kadar tatlı olduğunu sanmışlardı. Oysa doğru olan bunun tam tersiydi: renk koyulaştıkça ekşilik artıyordu.
Bir başka deneyde C.N. DuBose deneklere üzüm suyu, limonlu ıhlamur, kiraz ve portakal suyu verdi. Renkler içecekleri tuttuğu sürece bir sorun yoktu. Ama meyve sularının renkleri değiştirilince kiraz suyu içenlerin ancak yüzde 30’u tadı algılayabildi. Buna karşılık, kiraz suyu içenlerin yüzde 40’ı içtiği şeyin limonlu ıhlamur olduğunu sanmıştı.
Sesin Marka Üzerindeki Etkisi
Koku nasıl belleğimizle bağlantılıysa, ses de ruh halimizle bağlantılıdır. Aslında ses belli bir ruh hali yaratır. Duygular ve heyecanlar meydana getirir. Bir aşk filmini sessiz izlerseniz o heyecanı yakalayamazsınız. Ses hem neşe, hem de hüzün verebilir.
Markanın Sesi
Günümüzün marka yaratma süreçlerinde ağırlıklı biçimde kullanılan ikinci boyut sestir. Ses teknolojisi 100 yıldır var olduğu halde, sesten yararlanmakta görsellikten yararlanmanın yanına yaklaşacak kadar bile bir ilerleme sağlanmış değil.
Markanın görselliğine uyguladığımız ölçütleri kullanırsak, sesi en açık seçik, en ayırt edici, en istikrarlı ve akılda kalıcı biçimde kullanan şirketin Intel olduğunu söyleyebiliriz. 1998’den beri kulaklarımıza çalınan “Intel Inside” ezgisi bütün Intel reklamlarında ve marka yaratma kampanyalarında kullanılan kısa ve ayırt edici bir ses sayesinde görünmez olanı (çip) görünür kılar. Araştırmalar Intel’in, dalga diye de bilinen cıngılının Intel logosu kadar ayırt edici ve bellekte kalıcı olduğunu gösteriyor. Aslına bakarsanız, araştırmalar insanların çoğunun, Intel dalgasını logosundan daha iyi anımsadığını söylüyor.
Marka İçin Ses ve Görüntü Yeterliliği
Bugüne kadar, marka yaratmak için bu kadarı yeterliydi. Mükemmel bir görsellik. Mükemmel bir ses. Geleneksel anlamda marka yaratmanın dur diyeceği noktaya gelmiş olduk. Burada kalacak; hem de toplam duyusal deneyimin, tüketicinin markayı anımsama yeteneğini, haydi 3 demeyelim, ama en azından 2 katına çıkarması mümkünken.
Günümüzün en büyük 500 markasını incelerseniz, şu gerçeği hemen fark edersiniz: işitsel-görsel boyuta yoğunlaşmakla geçen onlarca yıl, diğer duyuları sanki hiç yokmuş gibi görmezden gelerek, yalnızca bu iki boyuta odaklanmakla sonuçlanan bir darlık yarattı. Dahası, sesin mükemmel derecede kullanımının bile henüz sağlanamamış olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebilirim.
Pek çok marka tüm enerjisini görselliğe harcarken, işitsel etmeni geri planda bırakıyor. Dünyanın en büyük 500 markasının sitelerine girince, çevrimiçi öğesi olarak sesin ancak yüzde 4 oranında kullanılmakta olduğunu hemen fark edersiniz. Üstelik bütün markaların yalnız yüzde 9’u diğer birçok kanal arasında işitsel güçlerini, markalarını daha ayırt edici, açık seçik, istikrarlı ve akılda kalıcı kılmak için seferber ediyor.
Şöyle düşünün. Bir soda şişesi ya da kutusunu açarken, belirgin bir ses çıkar. Kimse bunu markalandırmayı düşünmedi. Sonra, Microsoft’un açılışta çıkardığı nota sesi var. Gerçi işletim sistemlerinin her yeni versiyonu çıktığında bu sesi değiştiriyorlar. İnsan Porsche’nin niye bir yeni Porsche kokusu markalandırmadığını merak ediyor. Motorola’nın niye özel bir Motorola zil sesi yok? Hem de, dünyadaki cep telefonu kullanıcılarının yüzde 15’inin telefonları günde ortalama 9 kez çaldığı halde?
Fransız otomobil devi PSA Peugeot Citroen’in Başkanı Jean Martin Folz, son derece belirgin iki marka üzerinde bir grup kimliği yaratmak amacıyla duyulara seslenen bir markalandırma stratejisi benimsedi. Şirketin kurum kimliği yaratmasıyla eş zamanlı olarak bu grup da bir ses kimliği üretti. İşin ilginç yanı, bu sesli kimlik ticari amaçla değil de, şirket içinde kullanıldı. Her sabah 65.000 çalışan bilgisayarının başına oturduğunda Microsoft’un açılış notalarıyla değil, bu grubun imzasını taşıyan ezgiyle karşılaşıyor. PSA grubunun ezgisi telefonlarda “bekletme” müziği olarak da kullanıldı. Daha da ileri gidildi. 2003 yılındaki Paris oto şovunda Folz’un grubu stratejisini anlatan konuşması sırasında, sahneye çıkmasından önce açılış müziği de böyle çaldı.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için, yönetim danışmanı ve yazar Martin Lindstrom’un “Duyular ve Marka” adlı kitabından derlenmiştir.
Markayı Yaşatan Duygudur
Kasım 30, 2008
Bir marka oluşturmak, yalnızca üründeki teknik üstünlük ile başarılacak bir iş değil. Yalnızca para ile saadet olmadığı gibi, yüksek tutardaki bir reklam bütçesi de tek başına marka olmaya yetmiyor. Marka oluşturmak için yıllar boyu ilk günkü heyecanı korumak şart. Marka olmanın çileli yolunda ilerlemek, ancak bitmek tükenmek bilmeyen bir duygu yoğunluğunun aşağıdaki yöntemlerle hayata geçirilmesi ile mümkün olabilir:
Ürünün dokusuna duygularınızı katın: Markanız teknik anlamdaki yüksek kalite ile birlikte duyguları ve çalışanların göz nurunu da içermeli. En mükemmele yönelik bir “adanmışlık duygusu”, markalaşma sürecinin ilk adımıdır. İşinize, gönlünüzü katabilme yeteneği, markanıza bir ruh kazandırır.
Tüketiciye saygı duyun: Tüketicinin bağlanacağı ve seveceği yeni ürünleri ortaya çıkarmak yalnız kazanç endişesi ile başarılacak bir iş değil. İnsanlara saygı duyan ve onların hayatlarını kolaylaştırmayı gönülden isteyen bir üretim anlayışı olmadan markayı yıllar boyu yaşatmak zordur.
Bıkmadan araştırın: Haftalar ve aylar sürecek araştırma ve geliştirme çalışmaları markanızın altyapısını oluşturur. Sabırlı arayış çabalarından ve birçok başarısız denemeden sonra pazarın istediği ürünü bulabilirsiniz.
Tüketici ile duygusal bağ kurun: Markanızın ülkenin ve dünyanın her yerindeki tüketiciler ile duygusal bir bağ kurması için, eldeki tüm imkânlardan yararlanın. Tüketicilerin önem verdikleri konularda sponsorluk yapılması ve değişik promosyonlar uygulanması, duygusal bağın kurulmasına katkıda bulunabilir.
Hayal gücünüze tam yol verin: Güzel, yeni ve özgün ürünlere ulaşmak için hayal gücünüzü son noktasına kadar zorlayın. Yaratım cesaretinizin önündeki engelleri kaldırdığınızda, kimsenin aklına gelmeyen çözümlere ulaşırsınız.
Markanızı derinleştirin: Türkiye’nin kültürel zenginliklerini küresel planda ifade edebilecek bir tasarım ufku markanızı derinleştirir. Yerel ve küresel olanı bir potada eritebildiğinizde, markanız dış pazarların kapısını açacak bir pasaport görevini yapar.
Emeği kaliteye dönüştürün: Markanın temelinde işçilerin göz nuru ve dikkatle yoğrulmuş emeğinin bulunması lazım. Markanın yaşaması ise yöneticilerinizin ulusal ve küresel pazar için beyin terleten çabaları ile mümkün olur. Bu ödünsüz çabalar, markanızı güvenilir bir kalite sembolü haline getirir.
Marka ile verdiğiniz sözü tutun: Yılların çabası ile oluşan bir marka, tüketicilere, gelecek için verilen bir “vaat” ve “söz” gibidir. Bu sözün tutulması, en mükemmeli yönelen bir tutarlılık ve dürüstlük anlayışı ile mümkün olabilir.
Türkiye markasına da sahip çıkın: İç pazardaki herhangi bir mükemmel marka, yurtdışında ancak ülkenin markalaşma düzeyi kadar ilgi görebilir. Ülkenin tümünü saran bir kalite tutkusu ve bir ilerleme heyecanı, markanızın yelkenini doldurduğunda küresel başarı hayal olmaktan çıkar.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için, Referans Gazetesi Köşe Yazarı Faruk Türkoğlu’nun yazısından derlenmiştir.
Markanızı Kim Yaşatıyor?
Kasım 30, 2008
| Bir ismi, marka olarak tescil ettirdiğimizde markalaşmış olur muyuz? Bugün Türkiye’de kayıtlı yüzlerce marka vardır. Bunların birçoğunu önceden görmüş olsak bile, sonra hatırlamayabiliriz. Bunun nedeni aslında çoğu ticari ismin henüz markalaşmamış olmasıdır.
Markanızın kulağa ve göze hoş gelmesi de bu anlamda çok şey ifade etmiyor, asıl mesele tüketicinin marka ile iletişime geçtiğinde gördüğü, duyduğu veya ona dokunduğunda neler yaşadığı ve hissettiğidir. Tüketiciler kimi markaları dikkate almazken kimileriyle ilgili güzel deneyimlerini anlatırlar, bazıları hakkında ise olumsuz konuşurlar. Markalaşmak bir organizasyon için bir tür bilinç halini ifade eder. Eğer organizasyonunuz her faaliyetinde marka bilinci ile hareket etmiyorsa markanız kan kaybediyor demektir. Bu durum markanızın tüketicinin hafızasında tozlu raflara kaldırılmasıyla sonuçlanabilir. Bilindiği üzere evrende hiçbir şey yok olmaz; ya bir şeye dönüşür ya da farklı kanallarla başka bir alana iletilir. Eğer çalışanlar markanızın bilincini yaşatmıyorsa markanın tüketiciye iletilmesi bozularak veya çarpıtılarak gerçekleşecektir. Dolaysıyla markalaşmak için neler yapılması gerektiğini ve nasıl bir yol izleneceğinin firma çalışanları tarafından çok iyi bilinmesi gerekir ki markanın yarattığı elektrik, çalışanlar, dağıtım kanalı ve diğer iletişim kanalları ile sağlıklı bir şekilde tüketiciye ulaşsın. Bir firma kendini tanımıyorsa tüketici onu hiç tanıyamaz. Çalışanlar firmaların iç müşterileridir. Marka önce iç müşteriye pazarlanmalıdır ki onlar bu değeri ürüne ve müşterilere aktarabilsinler. Örneğin, bir mağazada ürününüzü tanıtan satış elemanınız markanızın dost yüzünü yansıtmıyorsa sadece reklamlarla bunu gerçekleştirmek imkansızdır. Kim bilir kaç kez, telefonlarda müşteriye verilen baştan sağma bir cevap bir çuval inciri berbat etmiştir. Ya da müşteri çalışan ilişkisinde marka imajına aykırı bir davranış güven yerine güvensizlik yaratmıştır. Markanın konumlandırılmasında, pazarlanmasında ve piyasaya iletilmesinde ne kadar başarılı bir çalışma yapılırsa yapılsın, müşteri ile ürün arasındaki yanlış bir etkileşim tüm emekleri yok edebilir. Günümüzde bu yaklaşımı uygulama noktasında çalışanlara yönelik marka yöneticisi gibi pozisyonlara dahi ihtiyaç duyulmaktadır. Oracle İnsan kaynakları Yöneticiler tarafından ilk kez bir konferansta önerilen bu pozisyon marka kültürü yönetmede bir tür orkestra şefi gibi çalışmaktır. Firmalarda marka yönetiminin nihai amacı müşterilerde dahil olmak üzere herkesi markanın ortak değerlerinden oluşan bir tablo içine çekebilmektir. Günümüzde ağızdan ağza iletişimin büyüyen gücü düşünüldüğünde özellikle de müşteriyle de yüz yüze iletişim kuran çalışanların markanın ruhuna sahip çıkması markayı yaşatan en önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için, gazeteci Faruk Baştürk’ün Turkistime’da yayınlanan yazısından derlenmiştir. |
Marka İsmi Bulmanın Püf Noktaları Neler?
Kasım 30, 2008
Güçlü bir markanın, şirketler açısından yüksek pazar payı, yüksek satış ve kar anlamına geldiğini artık bilmeyen yok gibi. Buna markanın devredilebilir (satılabilir), lisans verilebilir, miras yolu ile intikal edilebilir, rehin ve teminat olarak gösterilebilir olma özelliklerini de eklediğimizde, marka yaratmanın ve markalaşmanın önemi daha da iyi anlaşılıyor. Bununla birlikte, piyasaya sürülecek yeni bir ürün ya da hizmet için seçilmiş doğru bir marka adının, tüketicinin satın alma tercihini etkileyen önemli bir unsur olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü günümüzde artık rekabet, ürünlerden çok markalar arasında yaşanıyor.
Peki, hem tüketicinin gönlünü fethedebilecek hem de tescil edilebilecek marka yaratmanın püf noktaları neler? Marka; bir şirketin mal veya hizmetlerini bir başka şirketin mal veya hizmetlerinden ayırt etmeye yarayan her türlü isim, işaret ya da sembol olduğuna göre, bulunacak ismin/logonun da her şeyden önce ayırt edici olması; cins, çeşit, vasıf belirtmemesi gerekiyor. Kendi ürün ya da hizmet gruplarını tanımladıkları için tüketiciler tarafından kolay algılanır ve benimsenir düşüncesiyle çoğu zaman tercih edilme eğiliminde olan bu isimler aslında bir marka kişiliği yaratmada ve farklılaştırmada önemli sorunlar yaratıyor.
Ünlü ‘Çarşı Mağazaları’nın, adını ‘Boyner’ olarak değiştirmesi bunun en güzel örneği. Ayrıca bulunan ismin İngilizce veya başka bir dildeki karşılığının da cins, çeşit, vasıf ya da kalite bildirmemesi, o markanın yurtdışında da tescil edilebilmesi için son derece önemli. Yine bir örnekle açıklayacak olursak, ’Koton’ ülkemizde iyi bilinen bir tekstil markası. Ancak, anlamının İngilizce’de ’pamuk’ olması yurtdışında tescilini neredeyse imkansız kılıyor.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta ise seçilen ismin bir başka markayı çağrıştırmaması. Çünkü tescilli bir markayla aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer olan markalar daha başvuru aşamasında Türk Patent Enstitüsü tarafından reddediliyor. Dünyanın önde gelen pazarlama gurularından Steve Rinkin ise markanın başka bir dilde uygunsuz anlam içermemesine dikkat edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Örneğin Chevrolet, Latin Amerika pazarına “Chevy Nova” isimli ürünü sunduğunda şaşırtıcı bir şekilde talep görmemiş. Şirket “No Va”nın ‘işlemez, çalışmaz’ anlamına geldiğini fark ettiğinde ise artık çok geç kalınmış. Başka ülkelere açılacak, dünya markası olma iddiasıyla piyasaya sürülen markaların kolay telaffuz edilebilir, kısa ve özgün olması ise şirketlerin aynı markayla yurtdışına açılmalarını çok daha kolaylaştırıyor. Arçelik’in yurtdışına “Arçelik” olarak değil de “Beko” markasıyla açılmasının en önemli sebebi de telaffuzundaki bu zorluk.
Tüketicinin sempatisini, sevgisini kazanan bir marka olmanın bir başka püf noktası ise harf seçiminde gizli. Bir ekonomi dergisinin yayımladığı habere göre, yapılan araştırmalar Türkiye’de marka isimlerinin çoğunun S-Ş, T ve A harfleriyle başladığını; A’nın marka ismine yabancı, egzotik ve feminen bir hava verirken; O harfinin ise İtalyanca ve İspanyolca gibi romantik dillerden olan kelimelerin sonuna eklenmesi (amigo); rahatlama (Oh!) ve şaşırma (Oooo!) tepkilerinde kullanılması nedeniyle en romantik harf olduğunu gösteriyor. Polo, Omo, Volvo gibi markaların çekiciliği “o” harfinin bu özelliğinden kaynaklanıyor olsa gerek.
Sonuç olarak, ABD’deki gibi yeni bir ürüne marka bulmak için geliştirilmiş yazılımlarımız yok belki ama siz, tüm bu kriterleri göz önünde bulundurarak, reklam ajansınızın ve vekilinizin (çalıştığınız marka patent bürosunun) önerileri doğrultusunda başarılı markalar yaratabilir; hatta bir yarışma düzenleyerek bu konuda çalışanlarınızdan, tedarikçilerinizden ya da müşterilerinizden yardım alabilirsiniz.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için derlenmiştir.
Marka Yaratmanın Süreçleri Nelerdir?
Kasım 30, 2008
Marka yaratırken, öncelikle, yapılacak işin (mal/hizmet) hedef kitlesine uygun iş yapabilecek nitelik ve kapasitede, vizyon sahibi patronlar ve üst yönetim kadrolarına ihtiyaç vardır.
Günümüzde ister mal üretsin, ister hizmet; tüm şirketler, kurum ve kuruluşlar markaları ile tanınıyor. Ünlü, tanınmış markaları da bilinir kılan onların öncelikle isimleri, sonra amblem/ logolarıdır.
Amblem ve Logo Arasında Ne Fark Var?
Amblem; bir markanın yalnızca işaretle tasarlanmış, sembolleştirilmiş halidir.
Logo ise; yine bir markanın isim olarak yazılmış, tasarlanmış edilmiş halidir. Amblem ve logolar neredeyse 100 yılı aşkın bir süreden beri günlük yaşantımızda önemli bir yeri kapsıyor, isimleri markalaştırıyor. Yani yalnızca “isim”, “marka” anlamına gelmiyor. Birçok şirket, büyük reklamlar, tanıtım çalışmaları yapar. Dolayısıyla isimleri herkes tarafından bilinir, ancak bir türlü marka olamazlar.
Marka Olmak Ne Demektir?
“Marka olmak”, işletme (yönetim, organizasyon, sistem), üretim (mal/hizmet), pazarlama, satış, dağıtım, servis ve tanıtım (reklam, görsel kimlik, halkla ilişkiler) konularında, bir ticari organizasyonun, bütün olarak başarılı (tamamen verimli) olması demektir. Yani bir şirketin ya da ürettiği bir mal/hizmetin isminin herkesçe bilinmesi, duyulması, çok meşhur olması onun bir marka olmasına yetmez. “Marka” demek ticari başarı demek, “verimlilik” demektir. Bu da her konuda kalite ile mümkün olur (toplam kalite).
Marka Nasıl Yaratılır?
Mademki bir isim yaratmakla marka yaratmak arasında fark var ve genel olarak baktığımızda şirketler bir marka yarattıklarını sanırlarken, yalnızca meşhur isimler yaratabiliyor… O halde bakalım, gerçekten marka yaratmak neymiş, nasıl yaratılırmış; bunun kriterleri neymiş?
İşe uygun üst yönetim kadrosu: Öncelikle iş, beyin kadrosunda başlar. Yani yapılacak işin (üretilecek mal/hizmet) hedef kitlesine uygun iş yapabilecek nitelik ve kapasitede, vizyon sahibi patron gerekir. Sonra da iyi bir üst yönetim kadrosu…
Evet, yaratılacak bir markanın başarısı, işi yapacak şirketin başındaki patron ve üst düzey yöneticilerin vizyonları ile çok yakından ilgilidir. Ve örneğin, “A Grup” hedef kitleye yönelik iş yapmak için mutlaka “A Grup” hedef kitle içinde yer alan bir üst yönetim grubunun olması şarttır. Bu asıl şart olmadan bu grup hedef kitleye uygun, yönelik bir marka yaratmak mümkün değildir.
İyi bir çalışanlar grubu, etkili iletişim: Eğer bir işi tek başına yapmıyorsanız; özellikle bir marka yaratacaksanız ve bir insanlar grubu ya da ordusu ile çalışmak zorundaysanız, bu çalışan insanlar arasında iyi bir iletişim, takım ruhu oluşturmak, “biz” anlayışı (duygusu) yaratmak şarttır. İyi markaların, yalnızca iyi motive edilmiş çalışanlarla yaratılabileceği unutulmamalıdır (Personel mutluluğu/iç müşteri, kariyer planlama, performans değerlendirme, ödüllendirme vb.).
İyi bir ürün: Marka; kalite demektir. Bir marka yaratmak istiyorsanız, öncelikle kaliteli bir malınızın olması gerekir; hedef kitleniz tarafından beğenilen, yapılan reklam ve tanıtım çalışmaları ile talep edilen…
İsim: Yapılan iş ne olursa olsun, eğer bir marka yaratılacaksa, mutlaka iyi düşünülmüş, hem ürün /hizmete, hem de karakterine uyan, hedeflenen kitlenin kulağına hoş gelen, ürünü çağrıştıran bir isminin bulunması da şarttır. Bu da reklam ajansının işidir.
Markanın Konumlandırılması
Hedef kitle analizini birçok değişik kritere göre yapabiliriz;
* Demografik faktörler,
* Sosyolojik faktörler,
* Psikolojik faktörler,
* Kişisel faktörler.
Bu faktörlerin bir bileşkesi alındığında ve ağırlıklı olarak hedeflenen kitlenin satınalma gücü ön planda tutulduğunda, yaklaşık olarak bir hedef kitle tanımı çıkar ortaya: A, B, C gibi… İşte üretilen mal ya da hizmetin her şeyiyle bu gruplardan birini birincil olarak hedeflemesi şarttır. Bunu yaparken hiçbir şekilde unutulmamalıdır ki, hiçbir mal/hizmet, herkese; her gruptan hedef kitleye satılamaz!
İyi tanıtım (görsel kimlik, reklam, halkla ilişkiler) ve büyük fikir: Biraz önce, “Marka kalite demektir” demiştik. Bu başlık altında ele aldığımızda, “Marka etkili tanıtımdır!” da diyebiliriz. Yani “marka yaratma ve yönetiminde” başarı kriterlerine baktığımızda, bir dizi işin en iyi, en etkili biçimde yapılması gerektiğini görürüz. Bunlardan en önemlileri de, görsel kimlik, reklam ve halkla ilişkiler ile ilgili çalışmalardır.
Görsel kimlik, bir ismi marka yapan en önemli unsurlardan biridir. Bu kimliği başarısız kılan en büyük etken ise; bu çalışmaların ağırlıklı olarak şirket üst yönetim kadrosunun zevk ve beğenileri doğrultusunda yapılması, yaptırılmasıdır. Böyle yapılan bir başlangıç, başarısızlığın ilk adımıdır!
Reklam konusunda da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Öncelikle ustaca düşünülmüş, size özgü yaratılmış bir fikriniz olmalı ve bunu en az 3-4 yıl değiştirmeden işlemelisiniz (reklam kimliği). ‘Solo; hem yumuşak, hem hesaplı”… Ve bu fikir tüm reklam ve halkla ilişkiler çalışmalarında kullanılmalı, bu konsept mutlaka bir “tanıtım kimliği” yaratmalı, oluşturmalıdır.
Pazarlama ve Satış
Ne kadar iyi mal/hizmetiniz olursa olsun, ne kadar etkili bir tanıtım yaparsanız yapın, iyi düşünülmüş, iyi organize edilmiş bir pazarlama, satış stratejiniz, tekniğiniz yoksa başarı şansınız yine yok demektir. Bunun mutlaka önemsenmesi gerekir.
Servis ve Dağıtım
Pazarlama/satış için söylediklerimizi burada da aynen söyleyebiliriz.
Değerlendirme
Ne yaparsanız yapın, değerlendirin; herşeyi. Müşteriniz ne diyor? İşçiniz ne öneriyor? Dostunuz, hatta rakipleriniz ne diyor? Herşeye kulak verin ve dinleyin. Araştırın, ölçün, biçin; ileriye bakarken mutlaka arada bir de arkaya bakmayı unutmayın.
Geliştirme ve AR-GE
Devamlı geliştirin ve kalitenizi arttırın… Kalitenizle birlikte itibarınızın, satışlarınızın, dolayısıyla karınızın artacağını unutmayın!
Kaynak: Bu yazı, Kolay iletişim tarafından, KobiFinans için derlenmiştir.
Marka Yaratırken Neleri Aklınızdan Çıkarmamalısınız?
Kasım 30, 2008
* Rakip ve sizinle rekabet eden ürünleri de (diğer rakip markalar) iyi izleyin.
* Tam olarak kime hitap ediyorsunuz; iyi belirleyin (birincil hedef kitle).
* Tüketicinizle iyi bir iletişiminiz olsun. Onlara düzenli, doğru, eksiksiz bilgi verin.
* Nasıl bir başarı hedefliyorsunuz? Hedefinizden ayrılmayın!
* Müşteriniz sizin malınızı neden alsın? Kendinizi onun yerine koymaya çalışın!
* Müşterinize bir yaşam biçimi sunabiliyor musunuz? Kendisini ürününüz ile nasıl özdeşleştirebiliyor; anlamaya, algılamaya çalışın. Araştırın.
* Tüketicinizin kendi aralarında vurguladıkları, imaj/satın alma nedenleri var mı? Öğrenin. Bunları iletişim/tanıtım araçlarınızda kullanın!
* Bazı malların fiyatlarının ucuz oluşunun satın alınmama nedeni olabileceğini (özellikle kozmetik ürünlerde!),
* Bazı ürünlerde satın alındığında nakliye kolaylığının, yerinde montajın, satış sonrası servisin “satın alma”da çok çok önemli olduğunu,
* “Müşteri memnuniyetinin” gizli, kendiliğinden bir reklam çeşidi olduğunu,
* Ürünün kolay satın alınır bir yerde olması gerektiğini,
* Aynı tarz malların satış noktalarının birbirlerine olan uzaklıklarının ne kadar önemli olduğunu,
* Rakip ürünlerin birbirlerine göre hangi üstün ve zayıf yönlerinin olduğunu ve hangi konularda rekabet ettiklerinin devamlı olarak izlenmesi gerektiğini,
* Marka yaratma, yönetme işinin aynen bir mimarlık gibi, bir bina inşa etme işi olduğunu, bu işleri bilgiye dayalı olmadan asla yapamayacağınızı sakın unutmayın!
* Eğitim alın, öğrenin, gerçek uzmanları bulun, gerçek profesyonellerle çalışın. Yalnızca ‘Ben bu işi 40 yıldır yapıyorum’ diyenlere kanmayın.
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için derlenmiştir.


Son Yorumlar